Hiç kimsenin sağ çıkamadığı, küçük çocukların bile öldürüldüğü S-21 hakkında düşünmemiz gereken çok şey var. Burada olup biten terörü özgül koşullarda olup bitmiş bir hadisenin ötesinde görmeliyiz. Buradaki fotoğraflar insanlık-dışılığa, yanlış yönlendirilmiş tutkuya, nesnelleşmiş paranoyakça fantazilere ve ezilmiş umutlara tanıklık eden kasvet verici belgelerdir.

 

     
 

 

 

Buradaki ölümle yüz-yüze çaresiz Kamboçyalıların acıklı fotoğrafları 1975’in ortalarından 1979’un ilk günleri arasında Phnom Penh’deki gizli bir hapishanede çekildi. Tutuklulardan bazılarının gözbağları henüz çıkarılmış. Kendilerini burada tutanlara bakarken nerede oldukları, fotoğrafları kimin çektiği ve başlarına neler geleceği konusunda hiçbir fikirleri yok.

Bunlardan hiçbiri serbest bırakılmadı. İşkence ve sorgunun ardından —ki bazen aylar sürebiliyordu— bütün bu adamlar, kadınlar ve çocuklar gaddarca öldürüldü.

O günlerde hapishane kod adıyla S-21 olarak biliniyordu. Komünist yönetim altındaki Kamboçya kendine Demokratik Kamboçya adını vermişti ve iktidarda muhtemelen dünyadaki en devrimci hükümet vardı. Ülke “Pol Pot” takma adını kullanan Saloth Sar adlı yumuşak görünümlü bir eski okul öğretmeni tarafından yönetiliyordu. Pol Pot devrim öncesi kamanlardan beri yabancılar tarafından Kızıl Khmer (Khmer Rouge) olarak bilinen Kamboçya Komünist Partisi’nin genel sekreteriydi. Kendisini gizli tuttu, parti de öyle. Saflarında yer alan insanların dışındakiler sadece, karanlık, mutlak güç sahibi bir devrimci örgütten haberdardılar. Kamboçya dilinde Angkar Padevat denilen bu devrimci örgütün ana-babaların yerini aldığı söylenmişti ve ona itaat edilmeliydi.

Devrimin insanlara ödettiği bedel dehşet vericiydi. Dört yıldan kısa bir süre içerisinde 1 milyon insan, ya da yedi Kamboçyalıdan biri, açlıktan, yetersiz beslenmeden, yanlış teşhisten veya yanlış tedaviden öldü. Bunlardan ayrı olarak 200 bin kişi devlet düşmanı olarak öldürüldü. Bunlar ihtiyatlı tahminler. Bundan çok daha fazla olabilecek gerçek rakamlar hiçbir zaman bilinemeyecek.

Bu türden olaylarda kesin rakamlara ulaşmak imkânsız. Kamboçya’nın toplam nüfusuna bakıldığında bunlar İkinci Dünya Savaşı sırasında Holcaust’takileri, 1930’larda Stalin’in Ukrayna’daki kollektivizasyonunu veya 1994’te Ruanda’daki katliamları andırıyor.

Buradaki donuk karelerde yüzlerini gördüğümüz insanlar kendilerini tutuklayanlara bakıyorlar. Ve yaklaşık yirmi yıl sonra bize de bakıyorlar. Yüzlerindeki ifadeler katillerine şunları soruyor: Siz kimsiniz? Ben neden buradayım? Ve bize soruyorlar: Bu niye oldu? Bizler niye öldürüldük? Yüzlerindeki sessiz ifade Pol Pot’u, paranoyasını ve rejiminin kafayı yemiş ütopik politikalarını suçluyor.

 

 

 

Nisan 1975’te Komünistler iktidara geldiklerinde hızlı bir şekilde bütün şehir ve kasabaları boşaltarak 2 milyondan fazla insanı tarlada çalışmak üzere kırsal alanlara sürdüler. Bu önceden hazırlığı yapılmamış uzun yürüyüş sırasında —ki bazı şehirliler bir ay boyunca yürüdüler— binlerce kişi, özellikle de yaşlılar ve çocuklar öldü.

Yeni rejim aynı zamanda para piyasalarını, gazeteleri, özel mülkiyeti ve okulları kaldırdı. Aile yaşamı ve hareket özgürlüğü kısıtlandı. Dinî ibadetler yasaklandı. Herkes köylülerin çalışırken giydiği pamuk giysileri giymek zorunda bırakıldı.

Devrimin sözcülerinden birine göre ikibin yıllık tarih sona ermiş ve ezenlerin ve ezilenlerin olmadığı yeni bir çağ başlamıştı. Ama gerçekte Kamboçya dev bir hapishane çiftliğe dönüşmüştü. Birkaç köylü ve parti üyeleri muzaffer bir şekilde propaganda fotoğraflarına pozlar verirken birçok Kamboçyalı Pol Pot dönemini yetersiz beslenmeye rağmen günde oniki saatten fazla çalışarak ve her hareketleri ağır silahlı genç askerlerin gözetimi altında geçirdi.

1976 ortalarında Pol Pot, Dört yıllık Plan başlattı. Kamboçya’yı modernize etmek, sınıf farklarını ortadan kaldırmak ve ulusal ölçekte komünizmi getirmeyi amaçlayan bu planla Pol Pot Kamboçya’nın tarımsal çıktısını üçe katlamayı ve ihraçtan elde edilecek parayla da sanayileşmeyi finanse etmeyi düşünüyordu. Sovyet ve Çin modellerinden örnek alınan bu planın gerçeklikle hiçbir ilişkisi yoktu. Kamboçya 5 yıl süren yıkıcı bir iç savaştan yeni çıkmıştı. İçerisinde 2 milyon yarı-aç şehirlinin de bulunduğu işgücünün onca yokluğa rağmen mucize yaratması bekleniyordu.

Pol Pot Maocu Çin’in ateşli bir hayranıydı. Tıpkı Mao gibi devrimlerin yürümesini sağlayan şeyin gayret olduğuna inanıyordu. 4 binden fazla Çinli gönüllü rejime yardımcı oldu. Dört Yıllık Planı’nı betimlemek için Çin’den ödünç aldığı “ileriye doğru büyük sıçrama”yla Pol Pot Kamboçya’yı karanlık bir uçuruma sürükledi.

 

 



Kamboçya’yı 1976-1977’de kasıp kavuran ölümlerin çoğu Demokratik Kamboçya’nın batılı tıbbı reddedişinden, ağır çalışma programlarından ve paranoyasından kaynaklandı. Bu ölümlerin bir nedeni de geniş yetkiler verilmiş cahil genç kadrolar ve merkezle kırsal kesim arasındaki iletişim kopukluklarıydı. Merkez emir veriyor ve olumlu sonuçlar istiyordu. Yerel yetkililer de en az herkes kadar Anghar’dan (Devrimci Örgüt’ten) korkuyordu. Kendilerini kurtarmak için gerçekdışı raporlar gönderdiler. Rekolte düşüktü, örneğin, ve fakat pirinç ve diğer mahsüller için merkezin belirlediği kotaların karşılanması gerekiyordu. Tarımsal artıdeğerlerin başkente gönderilmesiyle yerel tüketimi sağlayacak gıda kalmadı. Binlerce insan açlıktan öldü ve ölüm haberleri merkeze ulaştıkça yüzlerce yönetici planı sabote etmekten tutuklandı. 1976 yılının sonuna gelindiğinde Pol Pot planının başarısız olduğunu anladı. Aynı zamanda Çin’de Mao’nun ölümüyle ve Kamboçya Komünist Partisi içerisindeki Vietnam yanlısı olarak gördüğü bir fraksiyonun ortaya çıkmaya başlamasıyla sarsıldı. Dört Yıllık Planı konusunda kendini, arkadaşlarını ve ütopik gündemini suçlamayı reddetti. Bunun yerine, benzer durumlarda Stalin ve Mao’nun yaptığı gibi, düşmanlarını sabotaj yapmakla suçları. Bu düşmanların bazıları Kamboçya Komünist Partisi içerisinde yuvalanmıştı ve başkalarıyla (yani, Vietnamlılar’la) işbirlikçilik yapıyorlardı. Bunları mikrop olarak nitelendirdi ve hepsinin kökünü kurutma sözünü verdi. Aynı zamanda eski rejimden kalan burjuva unsurları da suçladı. Öte yandan partisinden Vietnam yanlısı üyeleri tasfiye etti. Kurbanlarının birçoğu, hareketinde yer alan eski yoldaşlarıydı. 1976 yılının son aylarında Kamboçya parçalanmaya başladığında Pol Pot düşmanlarla çevrili olduğuna inandı.

Zaten yaygın olan cinayetler ve tutuklamalar sistematik bir terör dönemine dönüşerek rejimin Ocak 1979’da Vietnamlıların işgali sonrasında devrilmesine kadar sürdü. Kırsalda cinayetlerin birçoğu kurbanların tek başlarına veya gruplar halinde hapishanelerden, evlerden veya çalışma sahalarından günbatımında alınmaları ve yakınlardaki ölüm tarlalarında öldürülmeleri biçiminde gerçekleşiyordu. Eğer varsa bile bu ölümlerin belgeleri ortadan kalkmış bulunuyor. 1979’dan sonra, ne var ki, ölüm tarlalarının birçoğu bulundu. Binlerce kurbandan geriye kalanlar toplu mezarlardan çıkarıldı. Bazıları kurşunla vurulmuş veya plastik torbalarla boğulmuştu. Çoğu ise başlarına kürek, çapa veya demir çubuklar vurularak öldürülmüştü. Bu öldürme yöntemi Pol-Pot kadrolarının Devrim düşmanlarının “ezilmesi” gerektiğinden nasıl bir anlam çıkardığını yansıtıyordu. Ciddi suçlar işlediğinden şüphelenilen ve ihanetle suçlanan erkek ve kadınlar kırsal bölgelerden getirilerek gizlilik içerisinde S-21’de hapsediliyorlardı.

 

 

 

Pol Pot’la yakın işbirliği içerisinde çalışan hapishane yöneticisi de yine eski bir öğretmen olan ve o sıralarda otuzlu yaşlarda bulunan Khang Khek Leu (Yoldaş Duch) idi. S-21’den kalan itiraf metinlerinin çoğu onun tutuklularla alay eden, daha fazla kanıt isteyen ve dolayısıyla işkencenin sürmesine izin veren notlarıyla doludur.

Duch’un küçük imparatorluğu Phnom Penh’in Tuol Sleng semtindeki eski bir lise üzerine kurulmuştu. Hapishane dört tane üç katlı binadan oluşuyordu ve bunlar ortada bir avlu oluşturacak şekilde bir dörtgen biçiminde düzenlenmişlerdi. 50 kadar askerin gözetimi altındaki tesis saçtan yapılmış oluklu bir çitle ve dikenli tellerle çevrelenmişti. S-21’in içindeki bazı sınıflar, yeni gelen düşük statülü tutukluluarın 40 ila 100 tanesinin birbirlerine zincirlenmiş halde tutulduğu hücrelere dönüştürülmüştü. Zemin kattaki sınıflar yataklarına zincirlenmiş halde tutulan Touch Phoeun gibi görece önemli kişilere ayrılmıştı.

Üst katlardaki sınıflar dar tek kişilik daracık hücrelere bölünmüştü ve buradaki daha az önemli tutuklular demir çubuklarla yere demirlenmiş olarak sorgulanıyorlardı. İkinci kattaki geniş bir oda kadın tutuklular için ayrılmıştı. Bu kadınlardan bazıları suç işlemiş olmakla itham ediliyordu ama görünüşe göre bunların çoğunluğu erkek tutukluların eşleri ve kızlarıydı. Bunlardan biri bir yetkilinin karısı olan Chan Kim Srun’du. 1978 yılında tutuklandı ve çocuğunu taşırken fotoğraflandı. Fotoğrafı çekilirken ağlıyordu.

 

 

 

1977’de ve 1978’in başlarında S-21’de sürekli olarak 1000 ila 1500 arasında tutuklu bulunuyordu. Bunlardan bazıları burada birkaç gün kalıyordu ama çoğu en az bir ay boyunca işkence görüyor ve sorgulanıyordu. En önemli zanlılar uzun sorgulamalara tabi tutuluyor ve tekrarlanan işkence seanslarına maruz kalıyorlardı. S-21’deki kalışları bazı durumlarda bir kaç ayı bulabiliyor ve itirafları da yüzlerce sayfaya ulaşabiliyordu. Anlatmaya zorlandıkları öyküler, bu kişilerin devrimin altını oymak için yabancı hükümetler tarafından yıllarca kullanıldıklarını gösteriyordu. Suçlamalar çoğu durumda o kadar saçma ki S-21’de hapsedilen ve öldürülenlerin hemen hiç birinin ciddi bir suç işlememiş olduğu sezinlenebiliyor.

S-21 çok gizli bir tesisti. Varlığından sadece tutuklular, hapishane yetkilileri ve bir avuç üst düzey Kızıl Khmer biliyordu. Zanlılar tutuklandıklarında S-21’e götürülecekleri söylenmiyordu. Hapishanenin çevresindeki sanayi işçileri tarafından burası insanların içeri girdiği ama hiçbir zaman dışarı çıkmadığı bir yer olarak biliniyordu.

Angkar’ın S-21’e olan ilgisinden dolayı hapishanenin operasyonları muhtemelen dönemin Kamboçyasında en eksiksiz belgelenmiş olanlar. Tutuklular buraya geldiklerinde fotoğrafları çekiliyor ve kendilerine otobiyografik formlar doldurtuluyordu. S-21’den kurtulduğu bilinen 7 kişiden biri olan Heng Nant’ın anlattığına göre sonraki birkaç gün tutukluların sık sık dövülmesiyle geçiyordu. Kendilerine çok az yemek veriliyor, hareket etmelerine izin verilmiyor ve uyumalarına hemen hiç müsaade edilmiyordu. Sorgular başladığında tutuklular tükenmiş, zihni karışmış ve kolay etkilenir hale gelmiş oluyorlardı. Bir çoğu işkence görmeden “ihanetlerini” itiraf ediyorlardı. Diğerleri ölümle sonuçlanabilen ağır işkenceler sonucunda çözülüyordu.

 

 

İtiraflar birden fazla nüsha olarak hazırlandığı ve tutuklular S-21’e akmaya devam ettiği için dev bir fotoğraf idarî materyal ve itiraflar arşivi oluştu. Ve bunlar bugüne neredeyse şans eseri ulaştı. Phnom Penh’e 8 Ocak 1979’da ulaşan Vietnam Ordusu terkedilmiş bir şehir buldu. Devriyelerin yolu hapishanenin oralara düştüğünde yeni öldürülmüş ve kanları yerde henüz kurumamış bir düzine tutuklunun cesedini buldular. Aynı ayın içerisinde Komünist ülkelerden gelen gazetecilere hapishaneler gezdirildi. Ondan sonra, çevredeki dehşet verici toplu mezarlar kazılmaya başlandı. Gazetecilerin gördükleri ve duydukları kokular yüzünden mideleri bulandı. Yılın sonuna doğru Phnom Penh’de yeni rejim kurulduktan sonra S-21 Doğu Almanya’nın yardımıyla bir Soykırım Müzesi’ne dönüştürüldü.

Bilinen yedi kişi dışında hiç kimsenin sağ çıkamadığı, küçük çocukların bile öldürüldüğü S-21 hakkında düşünmemiz gereken çok şey var. Burada olup biten terörü özgül koşullarda olup bitmiş bir hadisenin ötesinde görmeliyiz. Buradaki fotoğraflar ve itirafların çok daha geniş bir perspektiften görülmesi gerekir. Bunlar insanlık-dışılığa, yanlış yönlendirilmiş tutkuya, nesnelleşmiş paranoyakça fantazilere ve ezilmiş umutlara tanıklık eden kasvet verici belgelerdir.