imdi iyi dinleyin! Ben Huang Chu, yüce hükümdarınız olarak önümde saygıyla eğilen sizlere, bugün belki de son kez sesleneceğim. Bu yaşlı ve yorgun bedenim beni artık taşımak istemiyor. Ne yapabilir, ne görebilir ve ne bilebilirim artık; önüme çıkan bütün yolları, hep ufkun ardını kollayan bir gezgin gibi sonuna dek izledim. Döneyim desem, benden bir iz kalmadıki geriye... Ve ben, dengelerin çatışmaya ve çatışmaların yeni dengelere evrilmesindeki kaçınılmazlığı gözeterek uyruklarımı yönettim. Karıncalar, kanatları göğün uçsuz bucaksızlığına gerilmiş kartalın kıpırtısız süzülüşüne bir anlam veremezler. Aynı şekilde, benim buyruklarıma öfke duyup başkaldıranlar sonunda hep utançla anıldılar. Ama söz dinlemez, azgın düşmanlarımla savaşmak durumunda kaldığım zaman bile, onlara değil, ellerindeki o ürkünç yoketme istencine savurdum keskin kılıcımı ve her defasında gülüp geçtim dört bir yandan üzerime savrulan zehirli oklara.

Yeryüzüne sinmiş en büyük bela, hırs ve açgözlülükle ahmaklaşmış, aklını yitirmiş insan yığınlarıdır. Ama halkın bu doymak bilmezliği, bu aşağılık çıkarcılığı karşısında hiçbir zaman dehşete kapılmadım ve bırakılsa birbirine girecek ürkütücü kalabalıkların bencil iradelerini, aklın tek iradesi altında bir araya toplamayı başardım. Ve yöneticilerle memurlar halkın hizmetkarı olduklarını unutmaya teşnedirler, onlara da bunu her zaman hatırlatıp, devletin gücüyle halka eziyet etmeye kalkan memurların hepsini en şiddetli cezalarla cezalandırdım.

ma artık kollarımdaki güç ellerime ve bacaklarımdaki güç ayaklarıma ulaşmaya güç yetiremez oldu. Yasemin kokularıyla uçuşan bu gecelerde, göğsümdeki sancıyla ve Tai Peng dağlarının somurtkan baykuşu gibi gözlerimdeki uykusuzlukla yoldaşlık ediyorum kaç zamandır. Yağmurun ansızın boşanıveren, ama kimi zaman da uzun bir solukla sessiz sedasız sürüp giden ezgilerini dinlerken, bu bedenimle aramdaki son bağın da çözülmekte olduğunu duyumsuyorum. Aranızdan yakında ayrılacağım, ama bu benim açımdan değil, sizlerin açısından önemlidir. Bu yüzden sizlere unutmamanız gereken bazı şeyler söyleyeceğim. Sakın ola ki ölümüm sizleri kederlendirmesin, çünkü gerçekte ben ölümün ürpertici gülümseyişini çok zaman önce gördüm, ve o gülümseyişle birlikte benim için bütün uzaklıklar ve yakınlıklar ateşe düşen bir kar tanesi gibi eriyip yokoldu. Doğu ve Batı, yer ve gök arasındaki mesafeler benim için meyveyle yüklü bir ağacın köklerinin toprakla olan uzaklığı gibidir. Karşınızda duran bu kişi, yüce hükümdarınız Huang Chu kimdir öyleyse?

Şunu iyice anlamalısınız ki, benim konuşmam bu ağızla sınırlı değildir. Benim görmem bu gözlerle sınırlı değildir. Benim bedenim bu gördüğünüz bedenden ibaret değildir. O halde, benim için artık ölmek nedir? Benim gideceğim yer artık neresi olabilir? Otun topraktan geldiğini, toprağın kendisi olduğunu bilmeyen, onun yeşilliğine aldanır ve güneşli günlerin sonunda kuruyup gidince de kedere düşer. Halbuki ot kendini güneşin kızgın ateşine bırakır ve yanıp kavrulur, öyle ki kendinin hükmü kalmaz. Ama böylece o, toprağın hükmüyle hüküm sahibi olur. Değil mi ki ondan geriye bir şey kalmadı, işte o zaman, o her şeyin kendisi haline gelmiş olur.  

O halde, bilmelisiniz ki, yıldızların geceyi kollayan ışıltısı, geniş düzlükleri öfkeyle kasıp kavuran rüzgar, baharın neşesindeki ve sonbaharın hüznündeki hayat ve hayatın koynunda uyuklayıp duran düşünce benim hükmüm altındadır. Benim yokluğumda, masmavi göğün derinliklerine taht kurmuş güneş bile kapkaranlık olurdu da, ayın solgun yüzüne imrenirdi. Ben olmasaydım eğer ırmaklar kupkuru kalırdı ve bir damla suyun özlemiyle yana kavrula, kavuşacakları bir deniz ararlardı. Bunları, kolay anlayabilesiniz diye söylüyorum. Ama, Wuan Chi kuşatmasında gözünü kırpmadan ölüme atılan askerlerim gibi, aranızdan yiğit biri çıkar da sözlerimin kabuğunu kırıverecek olursa, demeye getirdiğim şeyi bütün çıplaklığı içerisinde görecektir. Göreceği şey benim hakikatimden ve dolayısıyla da sizin kendi hakikatinizden başka bir şey değildir. Ve bunların hepsi birdir.

Hayat sizlere, bir düğümler yumağı olarak sonu gelmez bir ayrışmalar ve sarmalanışlar bütününden ibaret görünüyor. Bu karşı karşıyalıkların sizden ayrı bir hakikati olduğunu düşünüyorsunuz. Ama bütün bu karşıtlıkların sizde birlendiğini, sizde çözüldüğünü görmüyor musunuz? Böylece karşı karşıya geldiğinizde kendinizi tanırsınız. Bilgi budur. Ve burada söylediklerimi can kulağıyla dinlediyseniz eğer, sizleri niçin barış içinde yaşamaya çağırdığımı da anlamış olmalısınız. Savaşın, insanın sudaki yansısıyla dövüşmesinden başka bir şey olmadığını anlayabilesiniz diye bütün bunları anlatıyorum.

Dinleyin.. Taşların sabırlı bekleyişine, krizantemlerin her sabah güneşi daha bir yakından öpmek isteyişine hayat veren Kutsal Soluğu işitiyor musunuz? Bakın... Sessiz sedasız bir aşk türküsü tutturmuş gidiyor.. Ve onun ezgileriyle eğirilen sonsuz varoluş ipeğinin güneşler gibi ışıyarak nasıl da aşkla uçuştuğunu görmüyor musunuz? Hayır, sizler ipeği görmüyor, düğümlere sarılmaya çalışıyorsunuz. Halbuki, iki ucu da elinizde olmayan bir ipe attığınız düğümlerin çözülmeyeceğinden nasıl emin olabilirsiniz? Ve atılan her düğüm çözülecektir. Yazgı denilen şey, düğümün atılması ve çözülmesi arasındadır. Ve bu düğümleri atan da çözen de benim. İpten ibaret olduğunu bilmeyen bir düğüm çözüldüğünde, ondan geriye bir şey kalmaz. Hayat sandığınız şey bu yüzden koca bir oyundur. Kendinizi, sonunda kaybetmekten başka bir şansınızın olmadığı bu oyuna kaptırmayın. Çünkü ipin ne olduğu ancak düğümün çözülmesiyle anlaşılır. Halbuki sizler düğüm üstüne düğümler atmaya uğraşıyorsunuz. Ve istediğiniz neyse, işte onu alıyorsunuz. Çünkü insan, ancak aradığını bulacaktır. O halde niçin yazgıyı suçlayıp duruyorsunuz?  Kendinizi güvenli kılmak için iplere doluyor, ama artık kımıldayacak haliniz kalmayınca da, niye bu hale düştüğünüzü düşünmeksizin çırpınıp duruyorsunuz. Şu can havliyle okuduğunuz, atalarınızın dilinde pörsümüş olan dualar sizi nasıl kurtarabilir ki? Aklını kullanmayan ve bütün bu gürültü patırtı ortasında bile alabildiğine gülümseyen Hakikat’in önünde derin bir saygıyla eğilmeyen bir kimse, nasıl olur da bu sözlerime akıl sır erdirebilir? Hayatın binbir görünümüne sarılan kişi, ölümün gelip gözleri karartmasıyla, tutunacak bir şey bulamaz, çünkü bütün bunları birbirine bağlayan hakikatten yoksundur. Düğümle birlikte silinip gidecektir.

elki söylediklerimi anlamaz ve yanlışa düşersiniz diye hükmüm altında bulunanlara bunları anlatıyorum. Dinleseniz de, dinlemeseniz de benim için birdir. Benim hükmümün yürümesi, sizin itaatinize bağlı olmadığı gibi, isyanlarınıza da bağlı değildir. Hiçbir ayrım gözetmeden hükmüm altında bulunan herkesi ve herşeyi nasıl kucakladığımı görmüyor musunuz? Böylece, sakın ola ki, kendinizi benden ayrı görmeyin. Benim gerçek tahtım, yüreklerinizin derinliklerindeki kutsal tapınağın içerisindedir. Yeryüzünde izine rastlanmayan, ama kanatlarını açtığında bütün gökleri kuşatan Koca Kuş, kulak verecek olursanız, yüreğinizin derinliklerinden doğru size kendi türkünüzü şakıyıp duruyor. Öyleyse görün ve anlamaya çalışın. Cahil kişi bu dünyadan bir düş olarak geçip gider. Şimdilik, durumunuzu böyle açıklıyorum. 

Bu sözler kimin ağzından çıktıysa, buraya onun adını koyun ve onun mührünü vurun.