u kitaba bütün yolculukların bittiği yerden başlıyorum – kendine doğru gerisingeri yazılan bir kitap. Üzerinde yüründükçe silinen bir atlas bu. İşte bu benim gemim ve ben tam orada Batı rüzgarlarının şişirdiği yelkenin altında duruyorum. Arkamda, eski bir Katalan şarkısı mırıldanıyor denizciler, Zümrüt Adası’nın denizkızlarını kendilerine sevdalandırmak için. Az ileride Altın Adası gözlerimizi kamaştıracak ve daha sonra Yakut Adası’nı güneş ışığı altında alev alev yanarken göreceğiz. Ve sonra hiç gündüzü olmayan Kara Ada’yı ansızın bastıran gece karanlığında sessizce geçerken bu ürkütücü sularda günün bir an önce ışımasını bekleyeceğiz.

Bazı haritalarda bu adalar çizilmemiştir, çünkü gerçekte yokturlar. Bu yüzden, bazı denizciler bu denize Serap Denizi ya da Yeşil Su Çölü derler. Bu uçsuz bucaksız denize “düşlerin doğduğu ülke” adını veren Hou-Ming, Kuzey’den Güney’e doğru yaptığı yolculuk boyunca bu denizde gördüğü bütün olağanüstülükleri “Dünyanın Kıyısındaki Serap Denizinin Olağanüstülükleri Üzerine” adlı risalesinde ayrıntılı bir şekilde kaleme almıştır. Ayrıca birçok şiirde bu denize göndermeler yapılmıştır. Bir İspanyol şairinin, galiba Galvarez’in şu şiirini ansıyorum:

Aşkımız, sevgilim, beslenir kıyısında bitimsiz düşlerin;
Bir çöldür ki yemyeşil, akar içinde gerçeği en gerçeğin.

Bu denizdeki olağanüstülüklerin belki de en görkemli olanı denizin tam ortasında olduğu düşünülen Büyük Pusula’dır. Burası bütün yönlerin doğduğu kaynak olarak bilinir. Yoğun ışık hüzmelerinden oluşan bu büyük pusula Kuzey-Güney doğrultusunda koyu mavi bir ışık verir. Doğu-Batı doğrultusunda kırmızı ve ara yönlere doğru ise altın sarısı ışıklar saçar. Pusula o kadar büyüktür ki, bir uçtan diğer bir uca yolculuk en az üç ay sürer. Pusulanın Neles adı verilen tam orta yerine yanaşmaya şimdiye dek kimse cesaret edememiştir. Çünkü, buraya bir kez uğrayanın, gidebileceği bir yön kalmayacağından dolayı, bir daha buradan çıkabilmesi olanaksızdır. Neles adını, bu yeri ilk kez gören İspanyol denizciler vermişlerdir. Burada, bazen bir iniltiyi andıran ve derinden gelen bir uğultu duyulur. Bu uğultunun ve iniltinin sebebi şimdiye dek bilinmez olarak kalmıştır. Ama, hareketin hareketsizliği sıkıştırması ve onu itelemesi sonucu bu sesin çıkıyor olduğu bazı yazarlar tarafından belirtilmiştir.

Dokuzuncu kıvrımı saymazsak, dünyanın kıyısı olan yerdeki Ters Kitap yine bu denizin en ilginç özelliklerindendir. Denizin rengi burada değişir ve siyah mürekkeple çeşitli dillerde yazılmış yazılar üzerinde ilerlersiniz. Dalgalanmalar bu yazıların biçimini bozmaz. Bazen bir yazı dakikalarca olduğu gibi kalırken, bazen de göz açıp kapayıncaya kadar yazılar hızla değişir. Hiç kimse burada yazılanları kaydedememiştir. Çünkü bu yazıların hafızada tutulması mümkün değildir, okunduğu anda —anlaşılsalar bile— unutulurlar. Bir Fransisken rahibinin, bunların melekler tarafından yaratıcı insanlara fısıldanan esinler olduğunu söylediğini işitmiştim. Kimbilir, belki de öyledir. Ama bazen bu yazılardan kimi parçaların hatırlandığı da olur. Nitekim şu satırları kıpırdaşan dalgalar üzerinde okuduğumu çok iyi biliyorum: “... geçtiklerinde hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Hiçbir şey bilmeyecekler. Yazık!”

ıllar önce, Serap Denizi’nin en Kuzeyindeki Kara İnci Adasını görmüştüm. İnanılmaz büyüklükteki bir yumurtayı andıran bu adanın, içerisinde henüz oluşmamış düşleri barındırdığı söylenir. Denildiğine göre, her yıl kuzeydeki saklı dağlarda yaşayan dev bir kuş gelir ve gagasıyla bu yumurtayı kırarmış. Havaya saçılan düşleri ise kanatlarını çırparak, oluşturduğu sert rüzgarla birlikte gideceği yerlere gönderirmiş. Sonra yumurta tekrar kapanır ve bir yıl boyunca yeni düşler biriktirirmiş. Bu kuş hakkında değişik söylentiler vardır. En yaygın söylenti, en çok Buzlar Ülkesinde görülen Kuzey Işıklarının bu kuşun ardında bıraktığı ışıltılı izler olduğudur.  Bazı kitaplarda bu kuşun Simurg’un kardeşi olduğunu söylüyorlar. Ama bu inandırıcı değildir. Çünkü, denildiğine göre, bu kuşun başı ejderha şeklinde olup tüyleri de kısadır. Üzerinden geçtiği yerlerin rengince rengini değiştirir ve çok uzak mesafelerden görünen ışıklar saçar. Bazı kimseler kimileyin çok parlak olabilen bu ışıklar yüzünden kör olmuşlardır. Homeros bunlardan biridir.

Bu Kara İnci Adasının aşağısında dünyanın birinci kıvrımına bitişik olan büyük bir ada daha vardır. Biçimi ve büyüklüğü bakan kişiye göre sürekli olarak değişir. Bu adaya birçok isim verilmekle birlikte en yaygın olarak bilinen ismi Atlantis’tir. Önceleri başka bir yerde olan bu ada, söylendiğine göre Büyük Tufan sırasında batmış ama daha sonra şimdi bulunduğu bu yerde su yüzüne çıkmıştır. Burada renkleri birbirinden değişik yetmiş iki kavim yaşar. Başlarında her yıl ölüp yeniden dirilen bir kral vardır. Eşi de onunla birlikte ölür ama yeniden dirilmez. Böylece kral her yıl yeniden başka bir kadınla evlenir. Doğan çocuklarının hepsi kızdır. Bu kızlar o kadar güzeldir ki, bunlardan birini uzaktan olsa bile gören bir erkeğin aklı başından gider ve gözü başka bir şey görmez olur. Bu kızlar ada halkından ayrı olarak yaşarlar ve üç aylıkken annesini kaybeden kardeşlerini alıp yanlarında büyütürler. Şu çok bilinen Amazon efsanesi bu kızlardan türemiştir. Ama bu kızlar sanılanın tersine savaşçı değildirler. Yalnızca yılda bir kez, göğün bulutları aralanıp Ay’ın göründüğü gece, kutsal ormana gidip ren geyiği ve bizon avlarlar. Çünkü, kral soyundan geldiklerinden, hayvancılık yapmaları yasaklanmıştır. Yeni kızkardeşlerine, genç kız olduğunda giymek üzere, ren geyiğinin derisinden bir şapka ve bizonun derisinden bir çift ayakkabı yaparlar. Bunlar, kız büyüyünceye kadar adanın ortasındaki Whalmar adı verilen fosforlu bir mağaranın içerisinde maun ağacından bir sandıkta saklanır. Şapka doğru düşünmeyi, ayakkabılar ise doğru davranış yönündeki güçlü iradeyi simgeler. Ada halkı tarafından bunların tanrısal esinle dolu rahibeler olduğu inancı yaygındır. İsimleri yoktur. Birbirleriyle konuşmazlar. Yaşadıkları yer, adanın doğusundaki Kızlar Burnu, ya da Altın Burnu’dur. Yaprakları ve gövdeleri altın rengi olan sık ağaçlarla kaplı olan bu bölge çok uzaktan bakıldığında bile kolaylıkla farkedilebilir. Ada halkı ise daha çok güney sahillerinde yaşar. Güneydoğudaki ırmağın bir kolu Whalmar mağarasından doğar ve yeraltından akarak nihayet bir dağın ortasındaki koca bir yarıktan dışarıya püskürür ve aşağı doğru akmaya başlar. İkinci kolun nereden doğduğu ise bilinmemektedir. Khedon adı verilen bu ırmak, adanın tek ırmağıdır. Çok soğuk olduğu için içerisinde hiçbir canlı yaşamaz, ama içimi çok güzeldir.

ma bu denizdeki hayaller sizin kendi hayalleriniz değildir. Bir hayal olarak gerçekten de oradadırlar. Bu denizdeki olağanüstülükleri görmeden gelip geçen hiçbir denizci görülmemiştir. Ayrıca bu denizde rüzgar hep gitmeyi istediğiniz yönde eser. Gökteki yıldızlar hep bir bulut denizi içerisine saklanıyor olduğundan yönünüzü hiçbir zaman tam olarak kestirebilmeniz mümkün değildir, bu yüzden de biricik gerçek kılavuzunuz, nereye gitmek istediğiniz konusundaki bilinçliliğinizdir.

Serap Denizi’nde zaman yoktur. Bu yüzden geçmiş geleceğe, gelecek de geçmişe karışıp gider. Bu yüzden yaşantıladığınız anın nereye ait olduğunu bilemezsiniz. Bundandır, Serap Denizi’nde ne kadar kalmış olduğumu söyleyemeyeceğim. Ama, Cornellius’un “Karanlık Denizlerde Zamanın Hesaplanma Yöntemleri” adlı uzun ve ayrıntılı çalışmasından hareketle kendi geliştirdiğim bir hesaplama yöntemiyle, bu sularda geçirdiğimiz zamanın yaklaşık olarak on yıl olduğunu söyleyebilirim. Bu, aslına bakılırsa son derece karmaşık bir hesaplama yöntemidir ve yanılma olasılığınızı her zaman için gözönünde tutmanız gerekir. Ama burada zamanın on yıllık bir çevrime sahip olduğu konusunda bazı açık kanıtlar vardır. Buradan çıktığınızda zamanın hiç geçmemiş olduğunu gördüğünüzde şaşırırsınız; çünkü her şey bıraktığınız gibidir. Ama hafızanızda eskimişlerdir. Çevrimin tamamlandığı yer Kara Ada’dır. Gerisingeri buraya vardığınızda rüzgar sizi Güney’in sınırındaki, Batı’nın Gölgesi de denilen Karanlık Düşler Ülkesi’nin kıyılarına getirip bırakır. Ve burası, sekizinci kıvrımdan yedinci kıvrıma geçebilmenin bilinen tek yoludur.