ovinda şaşırmıştı, yüreğinde bir şeyler seziyordu. Engin bir sevgiyle Sidarta'nın söylediklerine uydu, ona doğru eğildi ve alnından öptü. Öptü ve ve içinde bir mucize doğdu. (...) Şu oldu:

Sidarta'nın yüzünü göremez oldu. Bambaşka yüzler, yüzlerce, binlerce, bir ırmak gibi akıp giden yüzler gördü. Hepsi gelip geçiyordu, sanki hepsi birden aynı anda geçiyordu, hepsi durmadan değişiyor, yeniden biçimleniyordu, hepsi Sidarta oluyordu.

Bir balık yüzüyordu, sonsuz acılarla çırpınan gövdesini, fırlamış gözlerini, balığı ölürken gördü. Yeni doğan bir çocuğu, çocuğun kıpkırmızı, kıpkırışık, ağlamaktan morarmış yüzünü gördü. Bir cinayeti, bir bıçağın insan vücuduna saplandığı yeri gördü. Bir katili gördü aynı anda. Zincire vurulmuş katili kafası baltayla kesilmiş gördü. Erkekleri ve kadınları çırılçıplak çılgınca sevişirken gördü. Sessiz, soğumuş, upuzun cesetleri boşlukta gördü. Yaban domuzları, timsahlar, filler, boğalar ve kuşları, koparılmış kafalarını gördü. Tanrıları, Krişna ve Agni'yi gördü.

ütün bu görünmeleri ve yüzleri binbir ilişki içinde birbirine kaynaşmış gördü, birbirlerine yardım ederken, severken, hınç duyarken, yok edip yeniden doğururken gördü. Hepsinin gönlünde ölmek vardı, ölüme hazırdılar sancıyla, tutkuyla haykırıyorlardı ölümlülüğü. Ama hiçbiri ölmüyordu, her biri başkalaşıyor, bambaşka oluyordu, doğurmak durmadan oluyordu, yepyeni bir görünüme bürünüyordu doğurmak, birbirini izleyen görünümler arasında zaman sanki yok oluyordu ve bütün bu görüntü biçimleri öylece duruyorlardı, öylece akıyorlardı, ürüyorlar, birbirlerine kaynıyorlardı ve hepsinin üzerinde, özü asla bilinmez, ama olan, var olan incecik, ince bir cam veya buz, saydam bir deri, bir tül, bir su perdesi, sulardan bir maske, öyle bir biçim ki hiç eksilmiyordu, onun yüzüydü, Govinda'nın öptüğü anda Sidarta'nın yüzüydü, gülümsüyordu.

Ve Govinda bu gülümseyen maskeyi, akıp giden görünümler üzerinde bütünleşip Bir'leşen o ölümsüz gülümseyişi, binlerce doğanın, binlerce ölenin aynı aynı hep birden gülümseyişini gördü. Sidarta'nın yüzündeki bu gülümseyiş, Buda'nın yüzündeki o durgun, o duru, nüfuz edilmez, incecik, belki iyilik, belki alay dolu, binlerce karışık, sabır ve katlanma dolu o aynı bilge, aynı evren dolu gülümseyişti. Govinda biliyordu, yetkinler böyle gülümserdi.

Zaman var mıydı, yok muydu, gördüğü görünmeler bir saniyecik mi, yoksa bir yüzyıl mı sürdü, bilemiyordu. Sidarta var mıydı, Gotama var mıydı, Sen ve Ben var mıydı, bilemiyordu. Ta yüreğinin içlerine bir ok saplanmıştı, yüreğinin içi yanıyordu. Govinda varlığının derinlerinden, ta içinden büyülenmiş, çözülmüştü.

idarta'nın durgun yüzüne bir süre daha kapandı, o tüm görünümlerin, bütün gelişim, bütün oluşların geçtiği meydana bir süre daha eğilip kapandı. O yüz, binbir görünümüyle beliren o yüzey, kendi derinlik ve sessizliğine gömülüyordu, durgun, dupturu gülümsüyordu. Şefkat sessizce gülümsüyordu. Üstün bir iyilik, belki olağanüstü bir alay gülümsüyordu. Buda nasıl gülümsediyse öyle gülümsüyordu.

Govinda engin bir saygıyla eğildi, gözlerinden yaşlar boşanıyordu, duymuyordu, içini sonsuz sevginin ateşi dağlıyordu, yüceleştiren en ulu, en baş eğen saygı yüreğinden tapınak gibi yükseliyordu.

Yerlere kadar eğildi, oturan adamın önünde toprağa kadar, ömründe sevdiği, ömründe kendisi için değer ve anlam taşıyan, kutsal olan ne varsa hepsini kapsayan bu gülümseyişin ve bu gülümseyişiyle ışıldayan adamın, oturan adamın önünde toprağa kadar eğildi.

 

Künye: Hesse, Hermann. Sidarta. Çeviren: Mehmet Yılmaz Öner. E Yayınları. İkinci Basım, Şubat 1983.