Aşağıda okuyacağınız yazı David Christian'ın "The history of our world in 18 minutes" başlığıyla TED'de yaptığı konuşmanın Solak Kedi tarafından yapılan Türkçe çevirisi... Evrendeki hayatın oluşumuna ilişkin çok anlaşılır bir özet sunan bu konuşmayı, TED tarafından yapılan ve fakat biraz aceleye geldiği anlaşılan Türkçe çevirisiyle de altyazılı olarak izleyebilmeniz mümkün.

 

Önce bir video izleyelim. [Video görüntüsünde kırılmış yumurtaların bir kase içerisinde çırpılışı zamansal olarak geriye doğru gösteriliyor.] Evet, burada yumurtanın çırpılışını iziliyorsunuz. Ama, izledikçe, size tuhaf gelen bir şeyler olduğunu hissettiğinizi sanıyorum. Çünkü, farketmiş olabileceğiniz gibi burada olmakta olan şey, yumurtanın çırpılmamış haline doğru dönüşmesidir. Birazdan yumurtanın beyazıyla sarısının ayrışmış olduğunu göreceksiniz. Ve işte şimdi de gerisingeri, kırılmış olan yumurtanın içerisine geri giriyorlar. Ve bizler, evrenin böyle işlemediğini sezgisel olarak biliriz. Çırpılmış yumurta lapalaşmış bir şeydir. Bir yumurta güzel ve sofistike bir şeydir ve tavuk gibi çok daha karmaşık bir şey yaratabilir. Ve yine sezgisel olarak biliriz ki evren lapa [mush] olma durumundan karmaşıklığa doğru gitmez. Gerçekte bu içsel sezgimizin doğruluğunu fiziğin en temel yasalarından birinde, entropi yasası olarak da bilinen, termodinamiğin ikinci yasasında görebiliriz. Bu yasanın bize söylediği şey, temelde, evrenin genel bir eğilim olarak düzen ve yapıdan, düzen yokluğuna, yapı yokluğuna doğru yani lapa olmaklığa doğru hareket etmekte olduğudur. İşte bundandır ki gördüğümüz video bize biraz tuhaf geliyor.

Çevrenize bir bakın. Çevremizde gördüğümüz şey inanılmaz bir karmaşıklıktır. Eric Beinhocker'ın tahminlerine göre sarece New York City'de yaklaşık 10 milyar hisse senedi el değiştiriyor. Bu rakam yeryüzündeki türlerin sayısının yüzlerce katı. Ve bu hisse senetleri ticaret, seyahat ve internet yoluyla inanılmaz karmaşıklıktaki küresel sisteme bağlanmış yaklaşık 7 milyar kişi arasında alınıp satılıyor.

İşte burada büyük bir bulmaca var: termodinamiğin ikinci yasasının hüküm sürdüğü bir evrende az önce betimlediğim türden bir karmaşıklığı sizde, bende ve bu toplantı salonunda gördüğümüz türden bir karmaşıklığı yaratmak nasıl mümkün olabilir? Cevap görünüşe bakılırsa şöyle: evet, evren karmaşıklık yaratabilir, ama büyük bir güçlükle. Küçük kapalı alanlarda, meslekdaşım Fred Spier'in "yaşama elverişli şartlar" [Goldilocks conditions] dediği şeyler ortaya çıkar yani, çok sıcak veya çok soğuk olmayan, karmaşıklığın ortaya çıkabilmesine tam olarak elveren durumlar. Ve bu şartlara sahip ortamlarda eskisinden biraz daha karmaşık şeyler ortaya çıkar. Ve bir yerde eskisinden daha karmaşık bir şeyler elde edebiliyorsanız, bundan biraz daha karmaşık şeyler de elde edebilirsiniz. Ve bu şekilde karmaşıklık adım adım inşa olunur.

Herbir aşama mucizevidir, çünkü evrende neredeyse yoktan yepyeni bir şey yaratıyormuş izlenimini verir. Büyük Patlama'dan bu yana geçen süreçte bu anlara "eşik anları" diyoruz. Ve herbir eşikte iş daha da zorlaşır. Karmaşık şeyler daha kırılgan, daha hassas olur; yaşama elverişli şartlar daha zorlu hale gelir ve karmaşıklık yaratmak daha zorlaşır.

Şimdi, son derece karmaşık yaratıklar olarak bizler evrenin termodinamiğin ikinci yasasına rağmen nasıl karmaşıklık yarattığı ve karmaşıklığın neden hassaslık ve kırılganlık anlamına geldiğini ölesiye bilmek istiyoruz. Ve Büyük Patlama'dan bu yana geçen sürece ilişkin olarak anlattığımız öykü bu: evren karmaşıklaşıyor ve karmaşıklaştıkça da kırılganlaşıyor. Ama bu öyküyü anlatabilmek için ilk bakışta tümüyle olanaksızmış gibi görünen bir şey yapmalı, yani evrenin bütün bir tarihine göz gezdirmelisiniz. Yapalım öyleyse. Ve işe, zaman çizelgesini zamanın başlangıcı olan 13.7 milyar yıl önceye getirerek başlayalım.

O noktada, etrafımızda hiçbir şey yok. Hatta zaman ve uzay bile yok. Hayal edebileceğiniz en karanlık, en boş şeyi tahayyül edin ve onu milyarlarla çarpın işte bulunduğumuz yer burası. Ve sonra birdenbire bang! Evren ortaya çıkıyor, bütün bir evren. İşte ilk eşiğimizi geçtik. Bu, bir atomdan daha küçük olan küçücük bir evren. Ve inanılmaz derecede de sıcak. Bugünün evreninde bulunan her şeyi içeren bu küçücük evren patlıyor ve inanılmaz bir hızda genişliyor. Önce, sadece şekilsiz bir şey, ama çok kısa bir zaman içerisinde belirli şeyler bu şekilsiz bulanıklık içerisinde görünmeye başlıyor. Büyük Patlama'nın ilk saniyesi içerisinde enerjinin kendisi elektromanyetizm ve kütleçekim gibi farklı kuvvetlere ayrılıyor. Ve enerji oldukça mucizevi bir şey daha yapıyor: maddeyi oluşturmak üzere katılaşıp kuarkları ve leptonları oluşturuyor. Ve bütün bunlar Büyük Patlama'nın ilk saniyesinde oluyor.

Şimdi, evrenin ortaya çıktığı bu ilk andan 380,000 yıl ileriye gidelim. Bu, insanların yeryüzünde bulundukları sürenin iki katı uzunlukta bir süre. Ve şimdi hidrojen ve helyum gibi basit atomlar ortaya çıkıyor. Şimdi, evrenin oluşumundan 380,000 yıl sonrasında bir an için durmak istiyorum. Çünkü bu aşamadaki evren hakkında oldukça fazla şey biliyoruz. Son derece yalın bir evrendi bu. Devasa hidrojen ve helyum bulutlarından oluşuyordu ve bunların bir yapısı yoktu. Bir tür kozmik lapaydı bu. Ama tam da öyle değil. Yakınlarda, WMAP (Wilkinson Microwave Anisotropy Probe) uydusu gibi uyduların yaptığı çalışmalar, gerçekte bu arkaplanda çok küçük de olsa farklılıklar bulunduğunu gösterdi.

 

 

Burada gördüğünüz mavi alanlar kırmızı alanlara göre binlerce derece daha soğuk. Bunlar küçük farklılıklar olsa da evrenin karmaşıklık inşasının bir sonraki aşamasına geçmesi için yeterliydi. Ve bu karmaşıklaşma şu şekilde oldu:

Kütleçekim maddenin daha çok olduğu yerde daha güçlüydü. Böylece kütleçekim, yoğunluğun biraz daha çok olduğu alanlarda hidrojen ve helyum bulutlarını bir araya toplayarak sıkılaştırmaya başladı. Bu şekilde evren milyarlarca bulut parçacıklarına ayrıştı. Ve herbir bulut sıkılaşıp yoğunluk arttıkça kütleçekim daha da kuvvetli hale geldi, herbir bulutun merkezindeki ısı artmaya başladı, ısı 10 milyon derece kelvin eşiğini aştı, protonların füzyon yapmaya başlamasıyla büyük bir enerji ortaya çıktı ve bam! İşte ilk yıldızlar böylece ortaya çıktı. Büyük Patlama'dan yaklaşık 200 milyon yıl sonra yıldızlar bütün bir evren boyunca görünmeye başladılar. Ve ortaya çıkan bu milyarlarca yıldızla birlikte evren artık çok daha ilginç ve çok daha karmaşıktı.

Yıldızlar iki yeni eşiği geçerek yaşama elverişli şartlar yarattılar. Çok büyük yıldızlar öldüğünde öylesine yüksek ısı yarattılar ki protonlar periyodik tablodaki bütün elementleri oluşturmak üzere her türlü egzotik kombinasyonda füzyon yapmaya başladılar. Eğer, benim gibi, altın bir yüzük takıyorsanız, bu altın bir süpernova patlamasında oluşmuştur. Böylece evren artık kimyasal olarak çok daha karmaşıktı. Ve kimyasal olarak daha karmaşık bir evrende, daha fazla şeyler yapmak mümkündü.

Bu aşamada, genç güneşlerin, genç yıldızların etrafında bütün bu elementler bir araya gelmeye başladılar. Yıldızın enerjisiyle yıldızın çevresinde dönüyorlardı. Parçacıklar oluşturdular, küçük toz parçacıkları oluşturdular, kayalar oluşturdular, astreoidler oluşturdular ve sonunda gezegenler ve uydular oluşturdular. Ve işte güneş sistemimiz dört buçuk milyar yıl önce böyle oluştu.

Dünyamız gibi yersel gezegenler (yani, kayadan oluşan gezegenler) yıldızlardan daha karmaşıktırlar, çünkü çok daha çeşitli materyal içerirler. Böylece dördüncü karmaşıklık eşiğini geçmiş bulunuyoruz.

Şimdi, işler daha da zorlaşıyor. Bir sonraki aşamada çok daha kırılgan, çok daha incinebilir varlıklar ortaya çıktı. Ama bunlar aynı zamanda da çok daha yaratıcıydı ve daha öte bir karmaşıklık yaratmaya çok daha yatkındı. Elbetteki canlı organizmalardan söz ediyorum. Canlı organizmalar kimya tarafından yaratılmıştır. Bizler kimyasallardan oluşan devasa paketleriz. Kimyaya elektromanyetik kuvvet egemendir. Ve kütleçekime göre bu kuvvet daha küçük ölçekteki şeyler üzerinde iş görür, bundandır ki siz de ben de yıldızlardan ve gezegenlerden daha küçüğüzdür. Peki, kimya için ideal koşullar nelerdir? Yaşama elverişli koşullar nelerdir? Öncelikle enerjiye gereksiniminiz vardır, ama çok fazla değil. Bir yıldızın merkezinde o kadar çok enerji vardır ki birleşen atomlar yeniden ayrılırlar. Ama çok da az enerji olmamalıdır. Galaksilerarası uzayda o kadar az enerji vardır ki atomlar birleşemezler. İhtiyaç duyulan doğru miktarda enerjidir ve gezegenler bu doğru enerji için uygun yerlerdir ve yıldızlara yakındırlar ama çok da yakın değildirler.

Aynı zamanda çok çeşitli kimyasal elementlere ve su gibi bir sıvıya ihtiyaç vardır. Neden? Çünkü Gazlarda, atomlar birbirlerinin yaından öylesine hızlı geçerler ki birbirlerine bağlanamazlar. Katılarda, atomlar birbirlerine kenetlenmiştir, hareket edemezler. Sıvılarda ise gezinebilir ve birbirlerine bağlanıp moleküller oluşturabilirler. Peki böylesine yaşama elverişli koşulları nerede bulabiliriz? Gezegenler buna çok uygun yerlerdir ve Dünya'mızın ilk zamanları bunun için neredeyse kusursuzdur. Güneş'le arasındaki uygun mesafe büyük okyanuslara sahip olabilmesine elveriyor. Ve bu okyanusların derinliklerinde, yerkabuğunun çatlaklarında Dünya'nın içinden yukarıya sızan sıcaklığa ve aynı zamanda da çok çeşitli elementlere sahibiz. Böylece bu derin okyanus bacalarında fantastik bir kimya ortaya çıkmaya başladı ve atomlar her türlü egzotik kombinasyonlarla birleştiler.

Ama elbetteki hayat egzotik kimyadan fazla bir şeydir. Yaşayabilir görünen bu büyük molekülleri nasıl stabilize edersiniz? İşte bu noktada hayat tümüyle yeni bir numara yapıyor. Bireyi stabilize etmiyorsunuz; şablonu, yani enformasyonu taşıyan şeyi stabilize ediyorsunuz ve şablonun kendini kopyalamasına izin veriyorsunuz. Ve bu enformasyonu içeren o güzel molekül elbetteki DNA'dır. DNA'nın ikili sarmalının herbir basamağı canlı organizmanın nasıl yapılacağına ilişkin enformasyon içerir. Ve DNA aynı zamanda kendini kopyalar. Kopyalar ve şablonları okyanusa saçar. Bu şekilde enformasyon yayılır. Ama DNA'nın gerçek güzelliği onun kusurlu oluşundadır. Kendini kopyalarken, her milyar basamakta bir hata yapma eğilimindedir. Bu da, aslına bakılırsa, DNA'nın öğreniyor olduğu anlamına gelir. Bu hatalardan bazıları işe yaradığı için, canlı organizmalar yapmanın yeni yollarını biriktiriyor. Böylece DNA öğreniyor ve daha büyük çeşitlilik ve daha büyük karmaşıklık inşa ediyor. Ve bunun son dört milyar yıldır olageldiğini görebiliyoruz.

Yeryüzündeki yaşamın çoğu bölümünde canlı organizmalar görece basit olageldiler. Bunlar tek hücreli canlılardı. Ama bunlar çok çeşitliydi ve içlerinde büyük bir karmaşıklık barındırıyorlardı. Sonra, bundan 600 ila 800 milyon yıl önce çok-hücreli organizmalar ortaya çıktı. Önce mantarlar, sonra balıklar, amfibiler, sürüngenler ve sonra dinozorlar... Ve zaman zaman kimi felaketler de oluyordu. 64 milyon yıl önce Yucatan Yarımadası yakınlarına bir astreoid düşerek bir nükleer savaşa denk koşullar yarattı ve bunun sonucunda dinozorlar yok oldu. Bu dinozorlar için kötü ama memeliler için iyi haberdi ve memeliler dinozorların bıraktığı boşlukta geliştiler. Ve insanlar 65 milyon yıl önce bir astreoidin düşmesiyle başlayan bu evrimsel itkinin bir parçasıdır.

İnsanlar yaklaşık 200 bin yıl önce ortaya çıktılar. İnanıyorum ki biz insanlar bu büyük öyküde bir eşik olarak sayılabiliriz. Neden olduğunu açıklayayım. Gördük ki, DNA bir bakıma öğreniyor, enformasyon biriktiriyor. ama bu süreç çok yavaş. DNA bazıları işe yarayan rasgele hatalar yoluyla enformasyon biriktiriyor. Ama DNA daha hızlı bir öğrenme yolu oluşturdu: beyni olan organizmalar üretti ve bu organizmalar gerçek zamanda öğrenebilirler. Beyinleriyle enformasyon biriktirebilir, beyinleriyle öğrenebilirler. ama, üzücü olan nokta öldüklerinde enformasyonun da kendileriyle birlikte yok olmasıdır. Bu noktada insanları farklı kılan şey insan dilidir. Çok güçlü ve çok kesin bir iletişim sistemi olan dile sahibiz. Bununla öğrendiğimiz şeyleri büyük bir kesinlikle ortak hafızada biriktirebiliriz. Bu şekilde dil, enformasyonu öğrenen bireylerden daha kalıcıdır ve enformasyonu kuşaktan kuşağa biriktirebilir. İşte bundandır ki tür olarak çok yaratıcı ve çok güçlüyüz, ve bundardır ki bir tarihimiz var. Görünüşe bakılırsa, 4 milyar yıldır bu yeteneğe sahip olan tek tür bizleriz.

Bu yeteneğe kollektif öğrenme diyorum. Bizi farklı kılan şey budur. Bu yeteneğin varolduğunu insanlık tarihinin en erken aşamalarında bile görebiliriz. Bir tür olarak Afrika savanlarında gelişen insanların daha sonra yeni çevrelere çöllere, yağmur ormanlarına, Sibirya'nın buz çağı tundralarına, amerika kıtalarına Avustralasya'ya göç ettiklerini görüyoruz. Her göç öğrenmeyi içeriyordu. Bu şekilde insanlar bulundukları çevreyi kullanmanın yeni yollarını öğrendiler.

Sonra 10 bin yıl önce, son buz çağının sonunda küresel iklimdeki ani değişimi kullanarak insanlar tarım yapmayı öğrendiler. Tarım bir enerji bolluğuydu. Ve bu enerjiyi kullanarak insan nüfusu katlanarak çoğaldı. insan toplulukları büyüdü, yoğunlaştı ve birbirleriyle daha irtibatlı hale geldi. Ve sonra 500 yıldan bu yana insanlar gemiler, trenler, telgraf ve internet yoluyla birbirleriyle küresel olarak bağlantı kurdular. Öyle ki bugün yaklaşık 7 milyar bireyin oluşturduğu tek bir küresel beyin oluşturmuş görünüyoruz. Ve bu beyin inanılmaz bir hızda öğreniyor. Ve son 200 yılda bir şey daha oldu. Fosil yakıtlarla bir diğer enerji bolluğuyla karşılaştık. Fosil yakıtlar ve kollektif öğrenme, ikisi birlikte, çevremizde gördüğümüz şaşırtıcı karmaşıklığı açıklıyor.

Böylece işte, yeniden toplantı salonumuza geri gelmiş bulunuyoruz. Az önce 13.7 milyar yıl öncesinden bu yana bir yolculuğa çıkmıştık. İnsanların şaşırtıcı ve yaratıcı bir rol oynadığı bir öykü bu. Ama aynı zamanda uyarılar da içeriyor. Kollektif öğrenme çok ama çok güçlü bir kuvvet ama bunun getirdiği sorumluluğun bilincinde olup olmadığımız belli değil. Küba Füze Krizi'ni çok canlı olarak hatırlıyorum. O zamanlar çocuktum. Birkaç gün boyunca bütün bir yeryüzü yıkımın eşiğine geldi. Ve aynı silahlar hala burada ve hala cephane yüklüler. Bu tuzaktan kurtulsak bile diğerleri sırada bekliyor. Son 10 bin yılda insan uygarlığının gelişimini olanaklı kılan yaşama elverişli koşulların altını oyan bir hızda fosil yakıtlar yakıyoruz. Büyük Patlama'dan bugüne kadar olan büyük öykü bize hem kollektif öğrenmeyle elde ettiğimiz gücü hem de karmaşıklığımızın ve kırılganlığımızın ve yüzyüze olduğumuz tehlikelerin doğasını gösteriyor.