AHADİYET RİSALESİ
Muhyiddin ibn Arabî

 

 

Suretler âleminde, bütün Güzel İsimleri ve Sıfatları’yla görünen
Rahman olan Allah’ın adıyla

“Kendini bilen, Rabbini bilir.”

 

amd yüce Allah’a mahsustur — ki O, Kendinden öncesi olmaksızın Evvel olandır ve Evvel olan yalnızca O’dur ve O’nun birliğinden [vahdaniyet] başka son yoktur. Son ancak O’nunladır ve son O’dur. O hep vardır: O’nunla son yoktur, yakınlık uzaklık da yoktur; bir arzu veya bir istek de yoktur, zaman da yoktur, üst veya alt da yoktur, mekân da yoktur, âlem de yoktur. Allah önceden nasıl idiyse şimdi de öyledir. O’nun varlığı sonsuzdur. O, birlik [vahidiyet] olmaksızın Bir’dir ve teklik [ahadiyet] olmaksızın Ahad’dır. Herhangi bir isimle adlandırılmamıştır, çünkü O, ismi “Hu” olandır — Kendini böyle adlandırmıştır. “Hu”dan başka isim yoktur ve “Hu”nun adlandırdığından başkası yoktur.

O, Kendisinden önce bir şey olmaksızın Evvel’dir. O, Kendisinden sonra bir şey olmaksızın Ahir’dir. O görünen her şeyde görünür. O, gizlenen her şeyde –apaçık olarak– bilinir. O, herhangi bir belirişle [zuhur] bir ilintisi olmaksızın bütün suretlerde ve şekillerdedir. O, varlığın başlangıcını bildiren ilk harfin hem bâtını hem de zâhiridir. O, Evvel’e ait olan bütün harflerin ve Ahir’e ait olan bütün harflerin hazretidir ve zâhir olan bütün harflerin ve bâtın olan bütün harflerin hazretidir. Bundan dolayı, O “Evvel”dir, “Ahir”dir, “Zahir”dir ve “Batın”dır. Görünen veya görünmeyen âlemlerin evvelinden ahirine dek, kelimeleri oluşturan bütün harflerin O’nun varlığıyla bir ilintileri olmadığı gibi, O’nun varlığına bir etkileri de yoktur.

“Hululiyye” olarak adlandırılan mezhebin yanılgısına düşme, ki onlar bir diğer ruhun, hatta bir diğer varlığın kendilerine duhul edebileceğine ve Allah’ın cismanî olarak kendilerinde varolabileceğine inanırlar. Bil ki, O, hiçbir zaman herhangi bir şeyin içerisinde olmadığı gibi, herhangi bir şey de O’nun içerisinde değildir. O herhangi bir şeyin ne içerisinde ne de dışarısındadır. İster baş gözü ile olsun, ister kalp gözü ile olsun, hiç kimse O’nu göremez. Ne de herhangi bir kimse O’nu duyumlar yoluyla, zihin yoluyla, akıl yoluyla, bilgi yoluyla veya vehim yoluyla idrak edebilir. O’nu yalnızca Kendisi görebilir. O’nu ancak Kendisi idrak edebilir. O’nu kimse bilemez — O’nu yalnızca Kendisi bilebilir. O, Kendini Kendisi yoluyla görür; Kendini Kendisi yoluyla idrak eder; Kendisi yoluyla Kendini bilir. O’ndan başkası O’nu göremez. O’ndan başkası O’nu bilemez. O’nu gizleyen, birliğidir [vahdaniyyet]. Kendisinden başkası, O’nu gizleyemez. O’nu gizleyen perde, O’nun Kendi varlığıdır. O, Kendi varlığını ancak Kendi vahdaniyyetiyle gizler. Bundan dolayı, O’ndan başkası O’nu göremez.

Ne O’nun insanlara gönderdiği bir resul, ne bir velî, ne de O’na yakın olan bir melek O’nu göremez; çünkü onlar, O’ndan ayrı değildirler. O’nun resulleri, nebileri, kâmil insanları O’ndan başkası değildir. O –Kendinin yanısıra herhangi bir sebep veya aracı olmaksızın– Kendini, Kendisi için, Kendisinden göndermiştir. O Zatı’nı, Zatı’ndan, Zatı yoluyla, Zatı’na göndermiştir. Gönderen ile, gönderilmiş olan nebileri arasında fark yoktur. O’nun varlığının harfleri, nebilerinin varlığıdır. O’ndan başka varlık yoktur. O ne bir başkası haline gelir, ne de O’nun İsimleri bir başkasının isimleri haline gelir, ne de O’nun adıyla adlandırılan bir başkası vardır.

Bundandır ki Alemlerin Nuru olan Resulallah Efendimiz –Allah’ın salat ve selamı onun üzerine olsun– şöyle demiştir: “Rabbimi, Rabbimle bildim.”

Ve yine şöyle demiştir: “Kendini bilen, Rabbini bilir.”

Bununla denilmek istenen şudur: Sen, sen değilsin ve sen –sen olmaksızın– O’sun. Sen, O’nun içerisinde değilsin; ne de O senin içindedir. O senin dışarında değildir; ne de sen O’nun dışarısındasın. Sana sen olarak seslenildiğinde –bir zat ve sıfatlar ile– varolduğunu sanmayasın. Çünkü sen hiçbir zaman varolmadın, var değilsin ve hiçbir zaman da varolacak değilsin. O’nun içine girmedin, ne de O senin içine girdi. Zatın –varolmaksızın– O’nunladır ve O’ndadır. Yoktun ve fani değilsin. Herhangi bir hüviyetin olmaksızın, sen O’sun ve O sensin. Eğer kendini hiç olarak bilirsen, gerçekte Rabbini bilirsin. Başka türlü, O’nu bilemezsin.

Kendini hiç kılarak Rabbini bilemezsin. Birçok arif kişi, bir kimsenin Rabbini bilmesi için kendini varlığının izlerinden soyması gerektiğini, kendi hüviyetini ortadan kaldırması gerektiğini, ve sonuçta kişinin kendisinden kurtulması gerektiğini iddia eder. Bu bir yanılgıdır. Varolmayan bir şey –şeyler var değillerdir– nasıl olur da kendi varlığından kurtulmaya çalışabilir? Olmayan bir şey nasıl yok olabilir? Bir şey ancak varolmaklığının ardından yokolabilir. O halde, yok olmaya çalışmayıp, kendini –varlığın olmaksızın– bilirsen, Rabbini bilirsin. Eğer Allah’ı bilmenin kendi varlığından kurtulmana bağlı olduğunu düşünecek olursan, O’nun yanısıra bir diğer varlık olduğun iddiasında bulunmakta olduğundan, tek bağışlanmayacak olan günahı işlemiş, yani O’na şirk koşmuş olursun.

Resulallah Efendimiz –salat ve selam onun üzerine olsun– şöyle dedi: “Kendini bilen, Rabbini bilir.”

Şöyle demedi: “Kendini yok eden [ifna] Rabbini bilir.”

Bir şeyin varlığının isbatı şudur ki: bu şeye yokluk atfedildiğinde, karşıtı (yani, varlık) ortaya çıkar. Ve, Allah’tan başkası varolmadığından, O’nun varlığını isbat etmek, O’ndan başka bir varlığın ortadan kalkmasına dayanmaz. Ve sen var [mevcud] olmadığından, varlığını ortadan kaldıramaz veya başka bir şeye dönüşemezsin. Varlığın ne geçici, ne de kalıcıdır — çünkü var değilsin.

Resulallah Efendimiz şöyle buyurdu: “Sen şimdi yoksun, tıpkı yaratılmadan önce yok olduğun gibi...”

 

Allah’ın ortağı ve benzeri yoktur

Allahu Teala, evvelin evvelinin ve ahirin ahirinin anlamıdır; O’nsuz, evvel ve ahirin hiçbir anlamı yoktur. Eğer böyle olmasaydı, “O Bir’dir. O’nun ortağı yoktur” sözünün bir anlamı olmazdı. O’nun Bir olması ve ortağı olmaması zorunludur. Öbür türlü, O’ndan başka olanın varlığının kendi zatından olması ve varolmaklığı için O’na dayanmaması gerekirdi. Böylesi bir ortak, varlığı için Allah’a muhtaç olmazdı ve böylelikle ikinci bir ilah olurdu — ve bu, olması olanaksız bir şeydir. Allahu Teala’nın ortağı ve benzeri olamaz.

Eğer bir kimse, şeylerin Allah’ta –O’ndan veya O’nunla– var olduğuna ve bu şeylerin varlıkları için Allah’a muhtaç olduklarına inanacak olsa, bu durumda bile, bu şeyler rabler olarak zahir olurlar. Rab-olmaklıkları [rububiyet] Allah’a dayansa bile, onlara inanan kişi, yine, Rabb’in ortağı olan başka rabler tanıma günahını işlemiş olur. Varlığı Kendinden [Kayyum] Olan Allah’ın yanısıra –varlığı için Allah’a dayanıyor olarak görülse bile– başka varlıklar olmasını caiz görmek büyük bir hata olacaktır. Varlığını bırakmış ve varlığını bırakmasıyla yok olmuş bir varlık olabileceği düşüncesi, bilginin soluğundan hala uzaktır.

Eğer bir kimse kendini böylesi bir varlık olarak düşünürse, kendini bilmekten uzaktır. Eğer bir kimse kendisinin –kendisi gibi yok olacak olan– başka varlıklarla ve şeylerle birlikte var olduğunu düşünür ve dolayısıyla Allah’ın yanısıra başkalarının da varolduğuna inanırsa, bu kimse hiçtir gerçekte, ve hiçliği varolduğunu düşündüğü müddetçe sürer. Kendini bildiği için Rabbini bildiğini düşünüyor olsa bile, bu kimse bağışlanamaz olan, Allah’a şirk koşma günahını işlemektedir.

 

Kendini ve Rabbini bilmenin yolu

O halde bir kimse, Rabbini bilmek için kendini nasıl bilecektir?

Bu sorunun cevabı şudur: Allahu Teala vardır ve O’nun yanısıra hiçbir şey yoktur. O, önceden nasıl idiyse, şimdi de öyledir.

Eğer bir kimse kendi nefsini tek varolandan, yani O’ndan başkası olarak görürse, veya eğer nefsini, O’nun bir parçası olarak görmezse; bunun cevabı Resulallah Efendimiz’den gelir — ki o şöyle demektedir: “Nefsini bilen, rabbini bilir.” Burada, “nefs” derken, kastettiği, bir kimsenin benliği değildir. Yani, tenin hazlarına ve aşağılık arzularına eğilim duyan ve bunları emreden nefsi kastetmemiştir. Kastettiği; önce, kişinin pislik ve çirkinliğin uygun olduğuna inanmasını sağlayarak kandıran; sonra, yaptığı kötülükler yüzünden kendini suçlayan ve sonra unutup bu kötü şeyleri yeniden yapan nefs değildir; ne de kendinden hoşnut olan nefstir kastettiği. Bu sözüyle kastettiği, bir kimsenin hakikatidir.

Resulallah –salat ve selam ona olsun– şöyle dua etti: “Rabbim, bana şeylerin hakikatini göster.”

Burada “şeyler”den kastettiği, Allah’tan başka [ma siva] olarak görünen şeylerdir. Demek istediği şudur: “Bana Senden başka olan şeyleri öğret. Etrafımdaki bütün bu şeyler nedir? Bunu bildir bana. Bu şeyler Sen misin, yoksa bunlar Sen’den başka mı? Bunlar önceden var mıydılar, yoksa sonradan mı oldular? Bunlar sonsuza dek mi buradalar, yoksa gelip geçecekler mi?”

Ve Allah ona “şeyler”in hiçbir varlıkları olmadığını ve “onlar”ın Kendisi olduklarını gösterdi, ve görüldü ki, Allah’tan başka olarak görünen ne varsa O’nun varlığıdır. Ona şeyler –(kendilerine ilişkin) isim, zaman, sıfat olmaksızın– Allah’ın Zatı olarak gösterildi.

Bir şeyde, o şeyin varlığı ve o şeyin nefsinin varlığı birbirine denktir. Bundan dolayı, bir şey bilindiğinde, nefs bilinir ve nefs bilindiğinde, Rab bilinir.

Sen, başkalarının Allah’tan başka olduğunu sanırsın. O’ndan başka bir şey yoktur, ama sen bunu bilmiyorsun. O’na bakıyor olduğun halde, O’nu farketmiyorsun. Sır sana açıldığında, kendinin O’ndan başkası olmadığını bilirsin. Yine bilirsin ki, sen O’nun dilediğisindir, ve sen bâkisindir ve zaman içerisinde yokolup gitmeyeceksindir — çünkü zamanın geçmesi diye bir şey yoktur. Senin sıfatların O’nundur. Hiç kuşkusuz, senin zâhir olmaklığın, O’nun zâhir olmaklığıdır. Sende olan, O’ndadır. Senin evvel olmaklığın, O’nun evvel olmaklığıdır; senin âhir olmaklığın O’nun âhir olmaklığıdır; senin zatın, O’nun Zatı’dır — ve O’nun sana duhul etmesi veya senin O’na duhul etmen sözkonusu olmaksızın bu böyledir, çünkü “Allah’ın yüzü dışında herşey yok olucudur” (Kasas Suresi, 88).

Varolan ve görünen O’dur. O’ndan başka yoktur, öyleyse olmayan bir şey nasıl ortadan kalkabilir? Ancak O vardır, O’nun Zatı vardır ve hep var olacaktır. Bundan dolayı, eğer bir kimse yok olamayacak bir şeyin varolduğunu bilirse, bu şey hakkındaki şüphe ve cehaleti ortadan kalkacaktır.  Bu varlık –başka bir varlığa dönüşmeksizin– bâkidir. Bir varlıktan emin olanla, bu varlığı inkar eden bir araya geldiğinde, birlenmezler. Olsa olsa, bu varlık hakkındaki cehalet kalkar.

O halde, artık yok olman gerektiğini, kendini O’nda hiçleştirmen gerektiğini düşünme. Eğer böyle düşünecek olursan, sen O’nun örtüsü [hicâb] olursun — ve örtü Allah’tan başka olandır. Sen nasıl olur da O’nu gizleyen bir örtü olursun? O’nu gizleyen, O’nun Ahadiyyeti’dir.

Bundandır ki –Hak’la birlendikleri için– Hallac-ı Mansur’un “Ben, Hakk’ım!” [enel hak] demesi ve Ebu Yezid Bestamî’nin “kendimi yüceltirim, benim şanım çok yücedir” [subhâni mâ a’zamü şâni] demesi caiz olmuştur.

Bunlar, kendilerini Allah’ta yok etmiş, ya da Allah’ta kendilerini var kılmış değillerdir; önceden varolup sonradan hiç olmuş da değillerdir. Bunlar, –sıfatları ve zatları Allah’ın içerisinde veya Allah’ın dışarısında olmaksızın– kendi sıfatlarının Allah’ın sıfatları, kendi zatlarının Allah’ın Zatı olduklarını görmüşlerdir. Onların nefsleri ancak Allah’ın varlığıdır. Bunlar, Allah’a ulaşmış olanlardır [vâsıl-ı ilallah]. Onlar bakidirler. Hiçbir zaman yok olmazlar, çünkü hiçbir zaman var değillerdi, çünkü ancak Allah’ın Nefsi, Allah’ın Zatı vardır. Ve hiçbir şeyde varlık yoktur — ancak Allah’ın varlığı vardır.

Resulallah Efendimiz şöyle dedi: “Dehr’e [zamana] sövmeyin; çünkü dehr, Allah’tır.”

Bu sözüyle Allah’ın varlığının benzerlikten veya eşlerden veya ortaklardan münezzeh olup sonsuz zamanda zâhir olduğuna işaret etti.

Tek varlık, Allah’ın varlığıdır. Resulallah bir hadis-i kudsîde şöyle buyurdu: “Kıyamet günü aziz ve celil olan Allah şöyle buyurur: ‘Ey Âdemoğlu, hastalandım da ne diye Benim ziyaretime gelmedin, senden yiyecek istedim de ne diye Beni doyurmadın?’”

Allahu Teala hasta olan kimsenin varlığının kendi varlığı olduğunu, aç ve muhtaç olan kimsenin yine Kendisi olduğunu açıkça beyan etmektedir. Eğer hasta ve muhtaç olan O ise, o halde senin varlığın da O’nun varlığıdır. Aynı şekilde, unsurlardan ve hadiselerden yapılmış her şey, yine O’dur. Unsurları oluşturan zerrelerden tek bir zerrenin sırrı bilindiğinde, zâhir ve bâtın bütün âlemin sırları açımlanacaktır. Bu durumda, hem bu dünyada hem de ahirette Allah’tan başka bir şey görmeyeceksin. Bu dünyadaki ve ahiretteki bütün varlıkları, bütün isimleri ve bu isimlenenle adlandırılan şeyleri ve onların varlıklarını, ancak O’nun Varlığı olarak görürsün. Allah’ın sonsuza dek hiçbir şey yaratmıyor olduğunu görürsün.

O’nun varlığının ve sıfatlarının –keyfiyetsiz olarak ve ilişkilenmeksizin– bir başka surette tecelli ettiğini görürsün. Ve O Kendi hakkında şöyle buyurur: “O her an bir iştedir” (Rahman Suresi, 29).

O zaman, O’nun yaratmış olduğunu düşündüğün hiçbir şeyi yaratmamış olduğunu görürsün. Bunların zuhuru Allah’ın Kendi Zatı’nı ve Kendi Sıfatlarını her an farklı bir şekil ve surette zahir kılmasının bir yansımasıdır. O, varlığı Kendinden olmasıyla Evvel’dir. Sonu olmamasıyla Ahir’dir. Vâhid olduğu için Zâhir’dir. Ahad olduğu için Bâtın’dır. Varolan ancak Kendisi olduğu için Evvel’dir. O’ndan sonra gelen bir son olmadığından Ahir’dir.

O ilk harftir ve son harfe kadar bütün harflerdir. O zâhir harflerdir ve bâtın harflerdir. O isimdir ve O müsemmadır, adlandırılandır. O, varlığı tek zorunlu olandır; dolayısıyla O’ndan başka bir varlık olmaması da bir zorunluluktur.

 

Ölmeden Önce Ölme Üzerine

Kendini Allah’tan başka olarak düşünen kişi, hiç kuşkusuz, O’ndan başka değildir, çünkü Allahu Teala, Kendi Uluhiyyeti’nden gayrı olan bütün varlıklardan münezzehtir. İster zâhir olsun ister bâtın olsun O’nda, O’nunla ve O’ndan ayrı olarak varolan her şey, O’ndan başka değildir — çünkü başka olanın kendisi de O’dur. O’nu bu şekilde gören ve bu vasıflarla vasıflanmış olanın ne sınırları, ne de sonu vardır.

Bir kimse, zamanı gelip de Allah’ın dilemesiyle ölüp de hayat denilen maddî varlığı belirlenmiş bir zamanda sona erdiğinde, hem iyi hem de kötü vasıflarını yitirir. Maddî yaşamı sürerken manevî bir ölümle ölen kişi de ister iyi olsun ister kötü bütün vasıflarını yitirir ve kendinden geriye bir şey kalmaz. Bunların yerine Allah kaim olur. Nefsi Allah’ın nefsi, sıfatları Allah’ın sıfatları haline gelir.

İşte bu, Resulallah Efendimizin, “Ölmeden önce ölün” demekle kastettiği şeydir. Bu, “Ölmeden önce kendinizi bilin” demektir.

Yine Resulallah Efendimiz bir kudsi hadiste şöyle buyurdu:

“Kul nafile ibadetlerle bana yaklaşır. Öyle bir hal alır ki ben onu severim.. Onu sevdiğim zaman O'nun işitmesi, görmesi ve eli olurum.”

Bu ilahi sözlerle Allah’ın Elçisi, ölmeden önce ölen bir kimsenin, kendi bütün varlığının Allah’ın varlığı olduğunu ve kendisiyle Allah arasında, kendi sıfatlarıyla Allah’ın sıfatları arasında bir farklılık görmeyeceğine işaret eder; kendi halinde bir değişiklik olması gerekmediğini ve böyle bir şeyin mümkün olmadığını göreceğine işaret eder. Çünkü eğer kendi varlığı Allah olmasaydı, kendini bilmesi sözkonusu olmazdı.

Böylelikle, kendini bildiğinde, nefsin ve enaniyetin seni terkeder ve varlıkta Allah’tan başkası olmadığını bilirsin.

Kendilik-bilgisinin koşulu, eğer diğer varlıklardan bağımsız bir varlığın olsaydı ne kendini Allah’ta fani kılmaya, ne de kendini bilmeye ihtiyacın olmadığını bilmektir. Kendin, –varlığı kendinden olan [kayyum] ve başka herhangi bir varlık olmaksızın– bizatihi bir tanrı [ilah] olurdun. Ama Kendinin yanısıra başka bir ilâhın varlığından münezzeh olan ancak Allahu Teala’dır.

Ve kendini bildiğinde, kendinin –ister şimdi olsun, ister önce olsun, isterse gelecekte olsun– ne var ne de yok olduğunu tahkikan bilirsin. Bu durumda, “La ilahe illallah”ın, “Allah’tan başka ilah yoktur”un anlamı açıklık kazanır; yani, O’ndan başka varlık olmadığı, O’ndan başka bir şey olmadığı ve O’nun Vahid olduğu senin için açık bir hale gelir.

Rabb’in hükümranlığına müdahale etmenin mümkün olduğunu mu düşünürsün? Nasıl olur da her şey üzerinde Mutlak Hükümran Olan, bir şeye mecbur edilebilir? O, sonsuzdan beri Rabb’dır ve rab-edinici [merbub] değildir. O her zaman için Yaratıcı’dır [Hâlik] ve halk edilmiş, yaratılmış değildir. Ve O, önceden ne idiyse, şimdi de öyledir. O, bir Yaratıcı olarak yarattıklarına ve bir Rabb olarak da kullarına muhtaç değildir. Yarattığı âlemde zâhir kılmazdan önce bütün sıfatlara sahipti ve önceden nasıldıysa, şimdi de öyledir.

Zatı’nın zuhuru, öncedenki varlığından herhangi bir şekilde farklı değildir. O’nun vahidiyyetinin zuhuru, O’nun Evvel olmaklığını gerektirir. O, zâhir olmaklığında  gizlenmiştir; O’nun sırrı, görünende zuhur etmiştir. O’nun evveli, O’nun âhiridir ve O’nun âhiri, O’nun evvelidir. O’nun çokluğu, O’nun birliğindedir ve O’nun birliği, O’nun çokluğundadır. O, Bir’dir ve herşey Bir’dir.

O’nun niteliği, her an farklı bir suret ve farklı bir hal üzre olmaklığıdır. Kur’an-ı Kerîm’in Rahman Suresi’nde şöyle buyurur:

“O her an yaratma halindedir.” (Rahman Suresi, 29)

Hiçbir şey varolmadı ve hiçbir şey var değildir; ama O, her an Kendini bir diğer yüce halde zahir kılar. Gerçekte, O’ndan başka varlık yoktur: çünkü var görünen şey için varlık ve yokluk aynıdır. Eğer bir kimse başka türlü düşünecek olursa, bir şeyin hiçlikten ortaya çıkabileceğini düşünmek zorundadır, ki bu düşünce Allah’ın birliğini değiller ve bu bir noksandır — ama Allah’ın birliği bütün noksanlardan münezzehtir.

Tek varlık, Allah’ın varlığıdır. Eğer bunu biliyorsan kendini O’nun aynı, O’ndan başka veya O’nunla birlikte olarak düşünme — o zaman, gerçekten kendini bilirsin. Bundandır ki, Resulallah Efendimiz –salat ve selam onun üzerine olsun– “Kendini bilen Rabbini bilir” dedi, “Kendini ifna eden Rabbini bilir” demedi — çünkü o gördü ve bildi ki Allah’tan başkası yoktur. Ve kendini bu şekilde bildi.

Kendini bil; kendi varlığını bil. Hiç kuşkusuz sen, sen değilsin; ama bunu bilmiyorsun. Bil ki, bu varlık ne sensin ne de senden başkasıdır. Var değilsin; ama yok da değilsin. Varlığın, bir başkası değildir; ne de yokluğun seni bir başkası kılar. Var olmaksızın ve yok olmaksızın, varlığın ve yokluğun Allah’ın varlığıdır, çünkü Hakk’ın varlığı senin varlığının ve senin yokluğunun ta kendisi olduğu gibi, aynı zamanda Hak sen’dir ve sen değildir.

Sonra, çevrendekilerin senden başka olmadığını ve her şeyin Bir’in varlığı olduğunu gördüğünde –hiçbir şeyi O’nunla veya O’nda görmeyip, O’nu her şeyde kendin olarak  ve aynı zamanda da kendinin yokluğu olarak gördüğünde– o zaman, gördüğün şey Hak’tır. Sonra, gerçekte, kendini görür ve kendini bilirsin. Bu niteliklerle kendini gördüğünde, Rabbini –O’nda veya O’nunla olmaksızın veya O’nunla birleşmeksizin– bilirsin. Bilen ve bilinen ve kavuşan ile kavuşulan birdir.

Biri şöyle sorabilir: “O’ndan başkası yoksa, nasıl olur da Allah’a ulaşılabilir? Bir şey kendisine kavuşamaz ki!” Bunun cevabı şudur: Kavuşma [vuslat] veya ulaşma yoktur, çünkü birine kavuşmak veya ulaşmak ancak ortada iki kendiliğin olmasıyla mümkündür. İki kendilik olmayıp, ancak tek bir kendilik olduğundan, O’na ulaşmak veya kavuşmak diye bir şey sözkonusu değildir. Kavuşma, ya birbirinin aynısı olan veya birbirinden farklı olan iki şey arasında olabilir. Eğer iki şey aynı değilse, o halde birbirlerine zıttırlar. Allahu Teala Kendisinin aynısı, Kendisinden farklı veya Kendisine zıt bir başkasının olmasından münezzehtir.

Bizim betimlediğimiz şekliyle Allah’la bir olmada yakınlıksız yakınlık [kurb] ve uzaklıksız uzaklık sözkonusudur — çünkü mekân ve zaman yoktur.

Şu sorulabilir: “Yakınlıksız yakınlık veya uzaklıksız uzaklık ne demektir?” Cevabı şudur: Yakınlık veya uzaklık halinde, bir kimsenin Allah’tan başkası olmadığının farkında olması gerekir. Ama sen kendini bilmiyorsun, çünkü Allah’tan başka bir şey olmadığını bilmiyorsun. Sen, sen olmaksızın, O’sun.

Sen ancak, harflersiz ve bilgi’nin kelimeleri olmaksızın O olduğunda, kendini bilirsin, Hak olduğunu bilirsin.

Kendinin Hak olduğunun, Hak’tan başka olan bir şey olmadığının ve bu Hakk’ın kendin olduğunun farkında değildin. Vahid ve Ahad’ın idraki yoluyla bilgi geldiğinde, Allah’ı Allah’la bilirsin, kendinle değil.

Bir örnek verelim: Diyelim ki, isminiz Mahmud, ama siz bunu bilmiyorsunuz ve adınızın Mehmet olduğunu sanıyorsunuz. Günün birinde Mahmud olduğunuzu öğreniyorsunuz. Ne iseniz o olmaklığınızı sürdürüyorsunuz; ama Mahmud olduğunuzu öğrendiğinizde, Mehmet adı üzerinizden kalkıyor. Mehmet olmadığınızın farkındalığı, sizin Mehmet olmaklığınızı ortadan kaldırmıyor (çünkü hiçbir zaman Mehmet olmamıştınız); bir şeyin ortadan kalkması onun önceden varolmaklığını gerektirir.

Bilen ve bilinen, kavuşan ve kavuşulan, gören ve görülen — bütün bunların hepsi birdir. Bilen, O’nun sıfatıdır; Bilinen, O’nun Zatı’dır. Kavuşan, O’nun sıfatıdır; Kavuşulan, O’nun Zatı’dır. Gören, O’nun sıfatıdır; Görülen, O’nun Zatı’dır. Sıfatlanan [mevsuf], sıfatın ta kendisidir. Resulallah Efendimiz’in “Kendini bilen, Rabbini bilir” sözüyle kastettiği budur.

Bir kimse bunu anladığında, ne kavuşma, ne de ayrılma olmadığını bilir. O, Bilen’dir ve O, Bilinen’dir. O, Gören’dir ve O, Görülen’dir. O, Kavuşan’dır ve O, Kavuşulan’dır. O’na ancak O kavuşabilir.

Bunun farkında olan bir kimse, bağışlanamaz olan, Allah’a ortak koşma günahından berîdir, kendini kurtarmıştır. Öbür türlü, kendisini hiçbir zaman bu günaha düşmekten koruyamaz.

Mahmud, Mehmet olmadığını anladığında, kendisinden bir şey eksilmedi. Mehmet, Mahmud’da fenâ bulmadı; ne de Mahmud’un bir parçası oldu. Kendisinden başkası haline dönüşmedi; ne de Mahmud, Mehmed’in içerisine girdi. Mahmud, kendini Mahmud olarak bilir. Böylelikle kendisini kendisiyle  bilir — Mehmet adıyla değil. Çünkü Mehmet adı hiçbir zaman varolmadı. Bir kimse bir şeyi, olmayan bir şey yoluyla nasıl bilebilir?

Kendilerini ve Rabblerini bildiklerini ve kendilerini kendi varlıklarına ilişkin yanılsamadan kurtardıklarını düşünenlerin çoğu, bu yolda gitmenin ancak fenâ yoluyla ve fenâ’nın fenâsı yoluyla olduğunu ve Allah’ı bilmenin ancak kendini ifnâ eden kimse için mümkün olduğunu söylerler.

Bu kimseler, Resulallah Efendimizin, “Kendini bilen Rabbini bilir” sözünü doğru olarak anlamadıkları için hataya düşmüşlerdir, ki Resulallah Efendimiz onlar hakkında şöyle buyurmuştur: “Onların zannı, Allah’a ortak koşmayı ortadan kaldırdıkları zannıdır.”

Öncelikle, kendilerini Allah’a ortaklar olmaktan sakındırmak için, kendi varlıklarını ortadan kaldırmalarının gerekli olduğuna inanmaktadırlar. Sonra, bütün diğer varlıkların bütünsel yokoluşuna erişebilmek için, fenâ kavramını bile ortadan kaldırmaları gerektiğini hissederler.

Ne var ki bütün bunlar şirkten başka bir şey değildir. Çünkü bir kimse, fenâ’nın gerekliliğine inanıyorsa, bu Allah’tan başka olanların varlıklarının mümkün olduğuna temelde inanması gerekir. Hiç kuşkusuz, bunu yapmak, Allah’ın yanısıra bir diğer ilah olduğunu kabul etmek ve böylece temelde şirk koşmaktır. Allah bu kimseleri ve bizleri doğru yola iletsin!

Şu sorulabilir: “Kendini bilen bir kimsenin Rabbini bileceğini söyledin. Ama bilenin kendisi Allah’tan başkadır. O halde Allah’tan başka olan, Allah’ı nasıl bilebilir?”

Cevabımız şudur: Kendine ilişkin bilgisi yoluyla Rabbini bilen, kendi varlığının ne kendi varlığıyla ne de kendinden başkasının varlığıyla var olmadığını bilir. Belki kendi varlığı –kendi varlığı olmaksızın– Allah’ın varlığıdır: Ama kendi varlığı her zaman ne idiyse öyledir: yani hiçtir ve bu, fenâ veya ortadan kalkma olmaksızın böyledir... Çünkü bir şeyin kendisini hiçleştirmesi ve hiç haline gelmesi kendi gücüyle var olduğunu ve hatta Allah’ın gücüyle yaratılmamış olduğunu varsayar ki, bu olanaksız bir şeydir.

Böylelikle, bir kimsenin kendini bilmesi, Allah’ın Kendi Nefsini bilmesinden başka bir şey değildir, çünkü böylesi bir bilenin nefsi Hak’tan başka bir şey değildir. Resulallah (sav) “Kendini bilen...” dediğinde, “nefs” kelimesiyle kişinin varlığını kastetmiştir ve her kim bu makama ulaşacak olursa, Allah’ın varlığıyla olmaksızın ne zâhiren ne de bâtınen var değildir. Varlığı, Allah’ın Varlığı’dır; sözü, Allah’ın Sözü’dür; fiili, Allah’ın Fiili’dir; kendine [nefs] ilişkin bilgisi, Allah’ın Kendi Nefsine ilişkin bilgisidir. Ama böylesi bir kimseyi Allah’tan başkası olarak görürsün — kendini Allah’tan başka olarak gördüğün için. “Mümin, müminin aynasıdır.” (Hadis)

Hak, hem göz, hem ayna, hem de aynadaki görümdür [rüyet]. Çünkü müminin gözü, Allah’ın gözüdür ve Hakk’ın aynasında gördüğü görüm O’dur. Çünkü O, gözünde yansıyan şey değildir; zihnindeki, düşüncelerindeki bir bilgi değildir; vehminin bir uydurması değildir; içerindeki bir duygu da değildir. Ama O, senin gözündür; senin bilgindir; senin görümündür.

Bir kimse, “Ben Hakk’ım” derse, bu sözü bir kimseden, O’ndan başka olan bir kimseden işitme; ama O’ndan, Allah’tan işit. Çünkü ancak Allah, “Ben Allah’ım” der.

Bu sözleri söyleyen kimsenin eriştiği makama erişmiş değilsin. Eğer onun eriştiği makama erişmiş olsaydın, ne demek istediğini anlar, onun gördüğünü görür, onun söylediğini söylerdin. Çünkü herbir şeyin varlığı –kendi varlığı sözkonusu olmaksızın– O’nun varlığıdır.

Bütün bu anlatılanlardan sonra, şüpheye düşmekten ve Allah’ın –kendin ve diğer her şey gibi– bir mahluk olduğu vehmine kapılmaktan sakın. Bil ki, gören ve görülen, inanan ve inanılan, bilen ve bilinen, anlayan ve anlaşılan, yaratıcı ve yaratılan — bütün bunlar, bir’dir. Görmeksizin, bilmeksizin, anlamaksızın, kelimelersiz ve harflersiz, hatta Kendi varlığı olmaksızın, Rabb, Kendini Kendisiyle bilir.

Bil ki, Allah’ın varlığı ve Kendi varlığına ilişkin Kendi bilgisi herhangi bir nicelik, nitelik, görme, düşünce, bilgi veya diğer bir koşul içermez.

Bir kimse aynaya baktığında kendini görür. Sende zahir olan, aynadaki surette zahir olur. Aynadaki kendi suretine baktığında, suretin sana bakmaktadır. Doğal olarak, aynadan sana bakan, senin gözündür. Sonra, aynadaki suret sana baktığında, kendi gözlerinle kendine bakıyor değil misindir? Aynaya bakıyor olan kişinin adı –diyelim– Ahmet olsaydı, ve eğer suret konuşabilir olsaydı ve “Ben, Ahmet’im” deseydi, hakikati söylemiş olurdu. Ama, suret yansımış olduğundan, aynı şekilde sözler de yansımış olurdu. Kendini Ahmet olarak adlandıran, (aynadaki) suret değil, ama aynaya bakan kimse olurdu.

Böylece, eğer bir kimse “Ben Hakk’ım” derse, bu sözü Hakk’ın Kendisi’nden başka bir şeyden işitme, çünkü bunu söyleyen bir insan değildir; bu, Allah’ın sözüdür. Bu sözleri söyleyen kişi, boş aynaya (yokluk aynasına) yansımış suretlerden –Allah’ın sonsuz sıfatlarından– biridir, başka bir şey değil. Yansı, yansıtılıyor olanın ta kendisidir ve suretin sözleri, Hakk’ın yansıyan sözleridir.

“Yokluk bir aynadır; yaratılış ondaki surettir. İnsan aynada yansıyan suretin gözü gibidir; surete yansıyan Bir, bu gözün gözbebeğinde gizlenmiştir; böylece O, Kendini görür. Sonra, gören O’dur, göz O’dur, görülen O.” (Şeyh Mahmud Şebûsterî, Gülşen-i Râz)

Ancak kalp gözünü açmış olanlar bu sözleri anlayabilir.

Peki, bir kimse güzel ve çirkin, iyi ve kötü arasında bir ayrım gözetmeli değil midir? Bir leş veya bir pislik Tanrı olarak mı görülmelidir? Allahu Teala, böylesi ilişkilenmelerden münezzehtir. Sözümüz, leşi leş olarak ve pisliği pislik olarak görmeyenedir. Söylediklerimiz, kalp gözleri kör olmayanlaradır, sağır olmayanlaradır, dilleri bağlanmış olmayanlaradır.

Çünkü kendini bilmeyen bir kimse kördür, sağırdır ve dilsizdir. Kör ve dilsiz bir kimse, şeylerin anlamları zahir olduğunda bunları ne görebilir ne de anlayabilir. Sözlerimiz, Allah ile olanlaradır, şeylerin Allah’tan ayrı olarak varolduklarına inanan kör ve dilsizler için değildir.

Anlayanlar, kendilerini bulmaya ve kendilerini bilerek Allah’ı bilmeye azmedenler ve kalplerinde ilahî aşk nuru olduğu ve Allah’ı diledikleri için bütün çabalarını bu yönde sarfedenlerdir. Bunlar, Allah’tan başka olmadığını bilenlerdir. Bunu istemeyen ve buna yönelmeyen kişi anlamaz.

Allahu Teala, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur: “Gözler O’nu göremez; ama O, bütün gözleri görür” (En’am Suresi, 104). Diğer deyişle, hiçbir görüş O’na erişemez; ama O, bütün görenlerdedir. Meselenin hakikati bu ayettedir. Hiçbir göz O’nu göremez, böylelikle hiç kimse O’nu algılayamaz, idrak edemez. Tek varolan O’dur, ve eğer hiç kimse O’nu göremiyorsa, o halde, O’nun yanısıra kimse yok demektir. Eğer Allah’ın yanısıra başka varlıklar olsaydı, O’nu görebilmeleri gerekirdi.

Böylelikle, “Gözler O’nu göremez...” ayetinin anlamı, O’ndan başka varlık olmadığıdır. Hak, ancak Kendisi tarafından idrak edilir — ve Hakk’ın, Hak’tan başka bir huviyeti, kendiliği yoktur: Allah Kendisini, Kendisi yoluyla, Kendisinden başkası yoluyla olmaksızın görür. Kendi Zatı, Kendi Zatı’nı görür.

“Gözler O’nu göremez...” çünkü gözler yaratılmıştır. Bunlar, Evvelin Evveli ve Ahirin Ahiri Olan’dan sonra ortaya çıkmışlardır. Yaratılmış olan, geçici olan ve sonradan [hâdis] olan; Evvelin Evveli olanı –yani ezelî olanı– ve Ahirin Ahiri olanı –yani ebedî olanı– algılayamaz.

Gözler yoktur; şeyler yoktur; yalnızca, Bir olan Hak vardır. Bu sonuca erişemeyen kişinin, kendini bilmesi olanaksızdır. Allah Kendini Kendi yoluyla bilir — herhangi bir suret veya nitelik veya gözler veya görüş olmaksızın.

Allah’tan başka yoktur; geri kalan hiçtir. Ancak O vardır. O halde çevremizde gördüğümüz bütün bu şeyler nedir? Görülen hiçbir şey O’ndan başka değildir.

O’ndan başka olan herhangi bir şey gören, O’nu göremez, çünkü bir kimse gördüğünden başkasını göremez.

Kendini bilmeyen kişi, yani kendini Allah’tan başka olarak gören kişi, Allah’ı göremez. Her kap içinde olanı dışarıya sızdırır.

Hiçbir söz, kör olana bir şeyi betimlemeye yetmez. Kör olan kimse görmez; anlamayan kimse anlamaz. Gören kimse, görür; anlayan kimse, anlar. Bunlar, Allah’ı bilenlerin işaretleridir.

Allah’ı bilmeyenler, O’nu görmezler — buna ne öğretilerek, ne öğrenilerek ne de düşünce yoluyla erişilebilir. Bilen ancak bir kâmil mürşide hizmet ederek bildi. Bu kimse onun nuruyla aydınlanır, hidayete erer, Tevhid’e erişir — eğer Allah dileyecek olursa...

Allahu Teala –razı olduğu sözler, ameller ve hikmetle ve aydınlanmayla– bizi doğru yola ve razı olduğu hallere eriştirsin. Amin.

Ve ente erhamürrahimin ve sallallahü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve eshâbihi ve sellim. Ve selâmün alel mürselin vel hamdülillahi Rabbil Âlemin.