CÜZ VE KÜL (PARÇA VE BÜTÜN)

 

 

Hakikat ehlini maddi, manevi çok sevmek lazımdır. Hakikati bulmak için tefekkür ile, çok dikkatli hareket etmek gerekir. Bir Kitap’la, bir Hak ile ruhen, bedenen tatbikat olmadıkça, eksik kalır.

 

 

1. CÜZ (PARÇA)

Zaman - Mekan

Arayan, aradığı nisbette ayrı düştü. Aradığını, varmak istediği yere beraberinde taşıdığından, onun kazancı sadece çektiği zahmet oldu.

Noktadan başlayan daire aynı noktada devrini tamamlayınca, dairenin her hattı noktadır. O nokta hem ezel, hem ebed olur. Başlangıcı ile sonu iç içe geçer. Başlangıcı yoktur ki sonu olsun, sonu yoktur ki başlangıcı olsun. Dairenin muhiti (çevreleyen, sınırlayan) zatı, muhatı (sınırlananı) da sıfatı olur ki, ikisi de birbirine asıldır. İçine bakan dışını, dışına bakan içini görür. Gören de kendisidir görünen de, hem ân içinde.

Zaman yok! Zaman, toptan inkârdır.

Aynı anda cesedinle dünyada, nefsinle berzahta ve ruhunla da ahirettesin. Bütün bunlar ne birbirine duhûl etmiştir (içiçe girmiştir), ne de ayrıdır. Birinden diğerine geçiş yoktur ki mekan olsun, geçmek için zaman olsun. Seni ayıran, zannındır. Cesedini, nefsini ve ruhunu birbirine asıl edersen görürsün ki, her üç alemde aynı anda mevcutsun, an içinde her üç alemi birden yaşarsın, zaman ortadan kalkar. Var zannettiğin senin mevcudiyetin de ortadan kalkmış olur. Vacibü’l Vücud (1)  ışık olan gerçek varlığı ile senden belirir ve seninle, sende, senden saltanatını icra eder.

Can - Canan

Artık sen yoksun, O var. Senden gören, işiten, işleyen O’dur. Sen aslına rücu etmiş oldun. Fakat ölüm tabir edilen tabii helak seni yakalamadan. Aşk alevi ile kendini özlemle helake saldın. Bu makamda, bir gazelde dile getirildiği gibi, gördün ki:

Mahşer günü geldi bil, sûr-u İsrâfil öter
Âlem halkına kıyâmet, bize gülistan olmada

Zerreler kalkar dirilir, can dayanmaz saf tutar
Canını feda edenler, şimdi Sultan olmada

Kendi ölüsünü yıkayanlar, tekbîr alır el bağlar
Ol İmâm’a kîm, ezelî Kitâb’a Ümm olmada

Ol Zât ki Hak Cemâl, Beyt’den nûrunu saçar
Candan eser kalmayıp, şimdi Cânân olmada

Allah arslanının keremi, bize aşikar gelir
Çün Kemâlî cümle var’dan, bugün üryan olmada

Böylece helak olduğun mertebedeki İlahi tecelli, senin canan’ın olarak can evinde belirdi. Zaten, insan olarak senin üzerinden bir zaman geçmedi mi ki sen, o zamanda anılan şey değildin. Geçti zannettiğin zaman kavramı silindi, an-ı vahid’de (bir tek an) “Kün” (Ol) emriyle İlahi ilimde sabit olan hakikatinle beka buldun ve gördün ki, aslında tek ve eşsiz olan alemlerin Rabbi’nin, muhtelif helak mertebelerinde ayrı ayrı cananlık etmesinden doğan İlahi sır basamaklarından birinde zuhur eden, İlahi tecelli olan bir nursun. Semanın ve arzın nuru olan Allah’ın nurundan başka birşey değilsin. Fakat ne sen O’sun, ne de O sana duhûl etti. Vahdet (Birlik) Denizi’nden su buharı olarak ayrılmıştın, yağmur oldun çiseledin, kar oldun tipiledin, arz’a düştün. Şekilden şekle girdin, kâh dere oldun aktın, kâh nehir oldun çağladın. Sonunda tekrar o deryaya ulaştın. Sen derya olmadın, derya da sen olmadı. Zaten özde ayrılık yoktu ki, gayrılık olsun.

Ruh

Ebü’l Ervah’dan (Ruhların Babası, aslı) derece derece tecelli ettirilen ve nur olan ışınlar, hissedilmeyecek saflıkta huzmeler halinde yine derece derece aşağı mertebelere indirilip belirli mahallerde, âyan-ı sabitelerindeki imkanları nisbetinde toplanarak zuhura gelen ruhların (ki, zahir olan şekilleri ile adlandırılırlar) nisbet ve kıyasını kendi bilgine göre yapmakta olduğundan, dirilerin ve ölülerin var olduklarını zannederdin. Halbuki gördün ki alemde hiçbir yer yoktur ki, Ebü’l Ervah’ın nur (ışık) olan ışınlarından yoksun kalmış olsun. Kendi hakikatine hangi vechinden bakarsan bak, ister ruh de, istersen can de, nurdan gayrı yok ki seyreleyesin. O’ndan gayri yok ki ayreyleyesin.

Madem ki alemde ten gözünle müşahede ettiğin ve mevcut olduklarını zannettiğin her suret Ebü’l Ervah, yani Ruhü’l Âzam’dan (En Büyük Ruh) başka birşey değil, sen de alem ile muamelende, fetih sahibi arifler gibi hareket et. Bütün muamelelerini, ten gözünle gördüğün suretlerle yaparcasına değil, kalb gözünle göremediğin Ebü’l Ervah ile yapıyormuşçasına davran. İşte Salat-ı Daimun (2)  budur. Bunu hâl edinebilirsen salat-ı daimun üzre olursun, yani daimi yönelmiş olursun. Böylece senin Ruhü’l Âzam’a daimi yönelmiş olman, Ruhü’l Âzam da Hak’dan Hakk’a yönelmiş olduğundan, O’na döner.

Nefs

Alemde gördüğün ve görmediğin herşey nefs sahibidir ve bu nefsler, bir bütün olarak Allah’ın nefsidir. Öyleyse şimdi bildin ki nefs, bütün olan Allah’ın nefsinden zahir olan şeylerin aslı ve kendinden zahir olan şeylerin üzerinde hâkim olan kuvvettir.

Tasvir edici olan Allah, daha gelişmiş tasvirlere yönelince, beden, İlahi ahid gereği ahsen-i takvim üzre aynı kalsa da, nefs gelişerek, alemde var olan bütün varlıkların aslı olmaya istidat kazanmaya başlar. Bu hal giderek asılların aslı olan ilk tecelliye kadar ilerler. İşte izzet-i nefs, budur. İzzet-i nefs sahibi olan, Hu’dur, yani O’nun kendinden kendine tecelli buyurup, kendini zuhur aleminde belli ettiği ilk tecellisine ait Külli Nefs hâlidir.

Senin, kendine ait sandığın ve kendi zannınca çeşitli perdeler arkasında görmen dolayısıyle, her perdesine ayrı bir isim verdiğin nefs, bir bütün olarak Allah’a aittir.

Nefsin kime ait olduğunu bildikten sonra, gel şimdi nefsini terbiye etmek yerine zanlardan kurtulmaya bak ki salat edesin, yani Hakk’a yönelebilesin. Böylece nur olan aslına rücu eder, nur olursun, aksi halde vehmedilen vücud zannında kalırsan, aslın olan izzet-i nefsine zulmetmiş olursun, çünkü izzet-i nefs vehim kabul etmez.

Vücud

Şunu iyi bil ki, en büyük küfr (örtme), senin kendine ait zannettiğin vücudundur. Çünkü Hakk’ı örten en büyük perde bu vücudundur ki, vücudunun küfr olması, senin onu var sanmandan dolayıdır. Hakikatte, Hakk’ın karşısında ne olabilir ki, onun Hakk’ı örtmeye kudret ve kuvveti olabilsin?

Senin indinde halk zahirdir, histedir ve gözlenir, Hak ise akli bir kavramdır veya nasıl zannedersen öyledir. Sen varlık aleminde eşyadan gayri birşey göremiyorsun. Hakikatte ise Hak zahirdir, histedir ve gözlenir, akli bir kavram olan, halktır. Çünkü, “Kün” (Ol) emri ile İlahi ilimde sabit olan varlıkların, âyan-ı sabitelerinin hakikatlerine bürünen Hakk’ın vücudundan başka vücudları yoktur. Öyle ise senin bağımsız vücudun, olmayacak şeydir. Varlığın ise, ancak âyan-ı sabitedeki hakikatindir ki, onun suretine bürünen de Hak’tır.

Osman Kemâlî Hazretleri’nin buyurdukları gibi,

Hakk’ı zâhir, Hakk’ı bâtın, Hakk’ı kaim görmeyen
Ol ne bilsin Âdem’in Hak, Hakk’ın Âdem olduğun

Kendilerinin aşağıdaki gazelini aktararak, bu hakikate nazmen yaklaşmış olalım:

Arif kişinin gör, Allah zatıyla kaim olduğun
Kend’özünden gayriye her ne var oruçlu olduğun

Bilesin ki, Vahdet Deryası’nda dâim olduğun
Akıllı olmaz bilmeyen Âdemliğin dem olduğun

Hak Zatı’nın her nefes sırrında hemdem olduğun
Kend’özüne nazar et gör, aşk alevi olduğun

Sevgilinin cemâline, sırrın içre asl olduğun
Geç İllâ’ya sormadan Lâ âleminin n’olduğun

Akıllı olmaz Lâ denizinde vücudunu mahvetmeyen
Arif olmaz bilmeyen İllâ’ya mahrem olduğun

Seyreyle her cihetten zâhir Hak Vechi olduğun
Âdem’in cemâlinden kastin, Hak cemâli olduğun

Arifsen idrâk et şüphesiz Âdem’in n’olduğun
Hakk’ı zâhir, Hakk’ı bâtın, Hakk’ı kaim görmeyen

O ne bilsin Âdem’in Hak, Hakk’ın Âdem olduğun
Görmez misin her ne var, Rahman nefesi olduğun

Bilmez misin gönlünün, Sübhan mahzeni olduğun
Bu sırra ermeyenin iki âlemde rezil olduğun

“Men aref” sırrın duyan Allah nefsiyle kaimdir (3)
Nefsini fehmeylemeyen bilmez ham, kötü olduğun

Kemâl bilir Kemâlî, aşkına hemdem olduğun
Canı teslim etmenin, sırrına tek yol olduğun
Ayağının tozunda kurulu, can pazarı olduğun

Varlıktan geçmeden varlıkta bir var olmadan
Anlamaz sırrın Kemâlî, bir müphem sır olduğun

 

2. KÜL (BÜTÜN)

HAZRETİ İNSAN-I KAMİL

Varlıkların kökü olan ve övmekte değil dilimizin, özümüzün bile aciz kaldığı Fahr-i Kainat Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimiz, bir hadis-i şeriflerinde buyurmaktadırlar ki: “Allahu Teala’nın onsekiz bin alemi vardır, sizin şu dünyanız, o alemlerden ancak biri sayılır.”

Zatı’nın yok edici nurundan, güneşi beyaz bir bulutla koruyan Efendimiz’in (4) hakikatiyle hakikatlenerek, bizlere kadar şerefli haberlerini ileten Efendi’lerimizin bildirdiklerine göre, onsekiz alem esastır. Bunlar: Külli Akıl, Külli Nefs, Arş, Kürs, yedi kat Sema, dört Unsur ve üç Mevalid’dir. Her bir alemin de biner tafsilatı bulunması dolayısıyle, toplam onsekiz bin alem mevcuddur.

Kendi zatı, bütün esmayı toplayıcı olan insan, alemin sırrıdır. Sırrına yol bulan insan ise, alemi kendi zatında müşahede eder. Alemin varlığı, bütün olarak Allah’ın gayrı olmadığına göre, bu makamda Şahid (gören, özne, süje) ve meşhudun (görülen, nesne, obje) bir olması gerekir ki bu, “Allah şahittir ki, O’ndan başka tapacak yoktur”(5) ayetinin insanda tecellisidir. Demek ki âlem-i sagir (küçük alem) denilen insanla, âlem-i ekber (büyük alem) birbirlerine asıldırlar. İki varlığın birbirine asıl olması halinde ise, o iki şeyin biri, diğerinin aynısı olması gerekir. O halde bildik ve iman ettik ki büyük alem, Hazreti İnsan suretindedir. Delil istersen Hazreti Kur’an sana yeter, çünkü Allah seni kendi sureti üzre yarattı. Hakikatte ise, senin kendine atfettiğin vücudun, âyan-ı sabitedeki hakikatine bürünen Hakk’ın vücudundan gayrı olmadığına göre, büyük alem, Hak sureti üzre zahir oldu. Yani Allah, Kendini Kendi sureti üzre zahir etti.

Burada akla şu soru gelebilir: Zamandan, mekandan ve suretten münezzeh olan Allah, nasıl bir suret kabul edip zahir olabilir? Biz deriz ki: Suret, cisim, isim ve akla gelen ve gelmeyen her şeyden münezzeh olan, Zatı’nın makamında her şeyin yokedilmiş ve harcanmış olduğu Mutlak Zat (ki arifler, bu makama bir isim veremediklerinden hiç bir şeye taalluk etmeyen Kenz-i Mahfi (Gizli Hazine), Gaybü’l Guyub (Gizliler Gizlisi), Lâ Taayyün (Belirmemişlik), Ümmü’l Kitab (Ana Kitab), Gayb-ı Mutlak (Mutlak Görünmezlik), Ahadiyet (Teklik) gibi adlarla adlandırmışlardır), bilinmekliği için kendinden kendine tecelli buyurup Allah adıyla zahir oldu. Alem ve bilinen-bilinmeyen bütün esma bu ilk tecelli makamında zuhura geldi. Dikkat et, Zatı ile zahir olmadı, tecellisi ile belirdi.

Ahadiyet makamında ne esma, ne sıfat, ne eşya ve ne de yaratılış yoktur. Zuhuru, sadece O’nun ilk tecelli makamıdır. İster aklı maaş sahibi ol, ister aklı mead, gördüğün ve bildiğin veya zannettiğin görünen alem, Vahdet Deryası değil, o deryanın dalgalarının köpükleridir.

Burada hakikati, yine Osman Kemâlî Hazretleri’nden dinleyelim:

Dalgalanmış Vahdet denizi
Çoğalmış dalgalar her yana düşmüş
Köpürmüş kaynamış o Kudret denizi
Anın bir damlası imkâna düşmüş (6)

O büyük Derya’dan bir cevher çıkmış
Ne cihet, ne zaman, ne mekân yokmuş
Cevheri bilen yok, yalnız Hak’mış
Onun tam sureti İnsân’a düşmüş

Ve şimdi bildik ki, varlıklar alemi, bilinen bilinmeyen ne varsa, Vahdet Denizi’nin sadece bir damlasıdır.

Aklımıza, fikrimize hatta vehmimize bile sığdıramadığımız bu varoluş, o Derya’dan yalnızca bir damla. Bu azamet karşısında vücudunu mahvetmek bile, acz halinden öte birşey değil.

En büyük alem olan Hazreti İnsan-ı Kamil’in zahiri muhat (sınırlanmış), O’nun Zatı da alemi muhittir (sınırlayıcı); yani yine kendi görünüşünü sınırlar. Onsekiz bin alemin terkibi, Hazreti İnsan-ı Kamil’dir. Kül, O’dur. İsm-i Azam, O’dur. Onsekiz bin alemin, hepsini bir arada Hazreti İnsan-ı Kamil’in gönlüne koysanız, varlığını bile hissetmez. Çünkü O’nun zahiri, Zatı’na kıyasla denizden bir damladır.

Hazreti İnsan-ı Kamil, Kainat ve Hazreti Kur’an, birbirlerine asıldırlar. Temel olan Hazreti İnsan-ı Kamil’dir, çünkü alem O’nun tafsilatı, Kur’an ise O’nun tefsiridir.

Hazreti İnsan-ı Kamil, Zatı’yla ve zahiriyle, özümüzün nuru Hazreti Fahr-i Alem Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimiz’den başkası değildir. Onsekiz bin alemin efendisi O’dur. Onsekiz bin alemin zuhuru, Efendimiz’in mübarek vücudlarıdır. Kendi Zatı ile kendi zahirine hükmeden ve efendisi olan, yine O’dur. Bu gerçeği şiir halinde, gene Osman Kemâlî Hz.’den dinleyelim:

Kendi hüsnün seyr kılmak istedi sultan-ı aşk
Eyledi keşf-i cemâl yani açıldı kân-ı aşk

Çıktı bir gevher o kândan bîmisâl ü bîkıyas
Zerre-i nurunda kılmış bin güneş pinhan aşk

Gevher-i nûr-u Muhammed, mâye-i tohm-i vücud
Kim anınla âşikar oldu bilindi şan-ı aşk

Aşk edip andan zuhur, ol aşkın oldu mazharı
Eyledi tazim ü tekrim, nice bin yıl anı aşk

Öyle bir gevher ki, mâkân mâyekûn’un kânesi
Öyle bir gevher ki olmuş vasfının hayranı aşk

Aklı kül etti zuhur hem şule-i nur oldu ruh
Neşr-i cam-ı feyz-i akdesle kılıp devran aşk

Nur içinden bir kalem çıktı cihan bir noktası
Levh olup cümle yazıldı serbeser ferman-ı aşk

Sabit oldu suhf-ı âlem kıldı aşk sırrın ayan
Ahmed-i Muhtâr’ı mahbub eyledi ilân aşk

Oldu bir derya Muhammed’le mehabbet pür hikem
Kaynayıp âlemleri oldu muhît umman-ı aşk

Ol cemâl-i hüsne karşı neşesinden aşk-ı pâk
Hâk-i pâye nezr kıldı âlem-i imkânı aşk

Ziyr-i payine döşendi nüh felek arz u semâ
Eyledi zâhir sırat ü mahşer ü miyzanı aşk

Haymegâhı arş olup kürsî ana bir tahtgâh
Nur içinde kendi kendin eyledi seyran aşk

Çok sıfat verdi ana çok isim ile kıldı nidâ
Metn-i hüsnünde kırâat eyledi Kur’anı aşk

Aşktan geldi zuhura âb ü ateş, hâk ü bâd
Açtı esrar-ı vilâdı rahmet-i bârân-ı aşk

Oldu ol nûrun şuâatı melâik bî hisab
Oldular fermanberi tesbih ü medhihan-ı aşk

Doğdu ol nurdan nice eflâk ü eşbah ü nücum
Eyledi pür zevk ü pür şevk âlem-i ekvanı aşk

Cem olup ruh ü melâik kıldılar aşka sücud
Tard edüp ol aşktan vehmeyleyen şeytanı aşk

Kendi kendine hicab olunca gördü nuru nâr
Ol sebepten kıldı zâhir cennet ü niyran-ı aşk

Nurdan vehmeyleyen nâra düşüp çekti azab
Nurunu fehmeyleyenler oldular cânân-ı aşk

Suret-i ziybâsını izhar için aşk âleme
İntihab etti Cenab-ı ekmelü’l insanı aşk

Döndürür dâim Muîd ismi Muhammed aynını
Perde-i aşkı açanlar oldular kurban-ı aşk

Âşık u maşuk u mahbub u habib bir nur iken
Kesret-i esmâ sıfatta kaldılar nâdân-ı aşk

Kenz-i aşkın masdarı Ahmed Muhammed Mustafa
Cem ü tafsilinde anın nezzelel fürkanı aşk

Aşkile olsun salât ile selâm ol nura kim
Nur-u vechini görenler oldular sûzân-ı aşk

Hem Raûf u hem Rahîm ü sahibü’l hulk-ı azîm
Şems-i hüsnünde ayandır hüsn-i bîpâyân-ı aşk

Hâk-i pâyinde Kemâlî can veren aşıkların
Hâk-i pâyinde kurulmuş çeşme-i hayvan-ı aşk

Şiirin Açıklaması:

Aşk sultanı, kendi güzelliğini seyretmek istedi.
Cemalini açtı, yani aşk kaynağı açıldı.

O kaynaktan eşsiz ve benzersiz bir cevher çıktı ki,
Aşk, onun ışığının zerresinde bin güneş gizlemiş.

Muhammed nurunun cevheri, vücud tohumunun mayası ki,
Aşkın şanı onunla bilindi, aşikar oldu.

Aşk ondan zuhur etti, o aşkın mazharı (beliriş yeri) oldu,
Aşk ona nice bin yıl saygı ve ikram eyledi.

Öyle bir cevher ki, başlangıç ve sonun kaynağı.
Öyle bir cevher ki, aşk onun vasıflarının hayranı olmuş.

Akl-ı kül belirdi, ruh ışık alemi oldu
Mukaddes feyz aynasından aşk yayılıp devran etti.

Nur içinden bir Kalem çıktı, cihan bir noktası
Herşey Levh olup, baştanbaşa aşk fermanı yazıldı.

Alem sahifesi yazıldı, aşk sırrını ortaya koydu.
Aşk, seçilmiş Ahmed’i sevgili ilan eyledi.

Muhabbet, Muhammed’le hikmet dolu bir deniz oldu.
Aşk okyanusu kaynayıp; evrenleri çevreledi.

O güzel yüze karşı temiz aşk, sevincinden
Aşk, imkan alemini (görünen evreni) ayağının toprağına yemin (ahd) kıldı.

Ayağının altına döşendi dokuz felek, yer ve gök
Aşk, Sırat köprüsünü, mahşeri ve teraziyi meydana çıkardı.

Arş ona çadır yeri, Kürsü taht yeri oldu.
Aşk, ışık içinde kendi kendini seyreyledi.

Ona çok sıfat verdi, çok isimle seslendi
Aşk, güzel metninde Kur’an’ı okudu.

Aşktan çıktı ortaya su, ateş, toprak, hava
Aşk yağmurunun rahmeti, doğum sırlarını açtı.

O ışığın ışınları, sayısız melek oldu.
Aldıkları emri yerine getiren, Aşk’ın tesbihçisi ve övücüleri oldular.

O ışıktan nice gökler, yıldız cisimleri doğdu.
Aşk, evrenleri sırf zevk ve şevk alemi eyledi.

Ruhlar, melekler toplanıp, Aşk’a secde kıldılar.
Aşk, o aşktan vehme düşen Şeytan’ı kovdu.

Kendi kendine perde olunca, ışığı ateş gördü
O yüzden aşk, cenneti ve cehennemi zahir kıldı.

Işıktan vehmeden, ateşe düşüp azap çekti.
Işığını kavrayanlar, Aşk’ın sevgilisi oldular.

Aşk, güzel biçimini aleme göstermek için
En mükemmel aşk insanını seçti.

Muhammed’in özünü, Muid (iade eden) ismi daima döndürür
Aşk’ın perdesini açanlar, Aşk’ın kurbanı oldular.

Aşk ve sevilen, seven ve Habib bir ışık iken,
Aşk’ı bilmeyenler, esma ve sıfatların çokluğunda kaldılar.

Aşk hazinesinin kaynağı, Ahmed Muhammed Mustafa
Onun toplamını açıklamak için Aşk, Kur’an’ı indirdi.

O ışığa aşk ile salat ve selam olsun ki,
Onun yüzünün aydınlığını görenler, aşk ateşiyle yandılar.

Hem Rauf’dur (çok rahmetli), hem Rahim’dir (acıyan), en üstün ahlâka sahiptir.
Güzelliğinin güneşinde, Aşk’ın sınırsız güzelliği görünür.

Ayağının tozuna can veren aşıkların
Ayaklarının tozunda Aşk’ın hayat suyu çeşmesi kurulmuştur.

 

NİYAZ

Ya Rabbel Âlemîn, bizleri Hazreti Fahr-i Alem
Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimiz’in hakikatiyle hakikatlendir.
Mürşidimiz Efendimiz’in himmet kapısını bizlere aç da,
bu kapıdan o hakikate erişebilelim.
Vücud vehmini bizlerden kaldır ki, hakikati,
yarım avuç toprak olan ten gözümüzle değil,
gönlümüzün gözü ile müşahede edelim.
Ne çare ki, gönül gözü bile ışık deryası karşısında erimeye mahkum.
Erisek de, hiç olmazsa Efendimiz’in bastığı toprağın tozu oluruz da,
bu şerefle bile namımız, yedi kat semayı aşar.
Elhamdülillâhi Rabbil Âlemin.

 

 

1. Vacibü’l Vücud: Varlığı zorunlu olan (Allah).
2. Salât-ı Daimûn: Daimi namaz hali (Mearic, 70:23).
3. Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu (Nefsini bilen, Rabbini bilir). Hadis-i şerif.
4. Asrı Saadet’te Fahri Âlem Efendimiz’in üzerinde semada dolaşan bulut, Efendimiz’i güneşin sıcaklığından değil, güneşi Efendimiz’in yok edici nurundan korumakta idi. Zira bu bulut aradan çekilseydi, Efendimiz’in nuru karşısında güneş ifna olurdu.
5. Şehidallahu ennehu lâ ilâhe illa hu (Âl-i İmran, 3:18)
6. Allah, varlığı zorunlu olan (vücub), evren ise varlığı mümkün, fakat zorunlu olmayandır (imkân). Allah’ın varlığı vaciptir (mecburîdir), çünkü bütün diğer varlıklar, O’nun varlığıyla mümkün olur.

 

Kaynak: Hacı Ahmet Kayhan, Alem ve Adem, Ankara, 1997.