YOLUN SONUNDAKİ GERÇEKLİK
Emir Abdülkadir / Mevlana Celaleddin Rumi

 

 

BEN’İN ÖLÜMÜ / RUMİ

Yıllar boyu kendi varlığımı hiçlikten devşirdim. Sonra bir hamlede, bu iş bitti. Ve böylece, bir zamanlar her kimsem, ondan kurtuldum, bulunuştan kurtuldum, korkudan ve ümitten kurtuldum, sonu gelmez isteklerden kurtuldum.

Allah’a ilişkin bir şeyleri bilmek nedir? Allah’ın huzurunda yanmak. Yanmak.

Bismillah —Allah’ın adıyla— de: tıpkı bir hayvana, kurban edilirken dendiği gibi. Gerçek adını bulmak için, eski benliğine — Bismillah.

Senin ateşine atılmış işe yaramaz bir odun parçasıyım ve çok geçmedi ki dumandan ibaret kalıverdim. Seni gördüm ve hiç oluverdim. Bu hiçlik varoluştan daha güzel, varoluşu eritip bitiriyor; ve fakat bu hiçlik geldiğinde, işte o zaman, varoluş serpilip gelişiyor ve daha fazla varoluş yaratıyor!

Gökyüzü mavi... Dünya, yol üzerine çömelmiş kör bir adam... Ama her kim senin hiçliğini görürse, mavinin ötesini ve kör adamın ötesini görür... Aşk gökyüzünde yitip gitmek içindir...

“Sana getirecek bir şey arayıp durdum, hem de nasıl, bunu tahayyül edemezsin. Uygun düşecek bir şey yok gibiydi. Altın madenine altın, Umman Denizi’ne bir damla su getirilir mi hiç! Ne düşündüysem getirmek için, kimyonun geldiği Kirmanşah’a kimyon götürmekten farksız olacaktı.... Bütün tohumlar var senin ambarında. Hatta benim aşkıma ve nefsime bile sahipsin, sana bunları da getiremezdim. Ve işte sana bir ayna getirdim. Kendine bak ve beni an.”

Giysisinin altına sakladığı yerden aynayı çıkardı. Varlığın aynası nedir? Yokluk. Her zaman bir armağan olarak bir yokluk aynası getir. Başka bir armağan getirmek mi — bu aptalca bir şey olur.

Benliği dövülen bir duvar gibi yıkılır. Allah’la bir olur, capacanlı ama beşeriyetinden arınmış olarak.

Bencilliğini, bu sınırlar ötesindeki bir sese doğru eritip, yok et.

 

ÖZGÜRLEŞMİŞ BENLİK / EMİR ABDÜLKADİR

Eğer ilahi Rahmet ona kendilik bilgisini bahşederse, o zaman onun Allah’a yönelik sevgisi saf hale gelir; ve onun için cennet ve cehennem, ödül veya ceza, manevi mertebeler ve bütün mahlukat, sanki Allah bütün bunları yaratmamış gibi olur. Onlara önem vermez, onları dikkate bile almaz — onlarla ancak ilahi Şeriat ve Hikmet’in emrettiği ölçüde ilişkisini sürdürür. Ancak bundan sonradır ki, tek Fail’in kim olduğunu bilir.

İmanının artık ona bir faydası yoktur. Gerçekte imanı, perdeli olduğu ve doğrudan müşahedeye ve delile erişmediği sürece bir işe yarar ancak. Gizli olan aşikar olduğunda, haber verilmiş olan doğrudan müşahede edildiğinde insan iman ettiği şeyin değil, ancak tefekkür ettiği şeyin bir faydasını görür. İman aşamasında sahip olduğu niyetler, hedefler dönüşüme uğrar. Bu dönüşüm tümüyle içsel bir şey olarak anlaşılmalıdır. Bu varlığın zahirine gelince, bir nebze olsun değişime uğramaz. Kutsal Şeriat tarafından kabul gören, toplumsal adetlere ve doğa yasalarına uygun olan davranışlarını sürdürür ve hemcinsleri arasındaki konumuna ve mertebesine yaraşır fiillerle uğraşmaya devam eder.

 

YOLCULUĞUN SONU / EMİR ABDÜLKADİR

İki tür ölüm vardır: kaçınılmaz ve bütün mahlukat için ortak olan ölüm ve iradi olup ancak belli kişilere özgü olan ölüm. Allah’ın Elçisi bu ikinci ölümü, bizim için şu sözleriyle beyan etmiştir: “Ölmeden önce ölünüz.” Bu iradi ölümle ölen kimse, bunun ardından haşrolunur. İşleri Allah’a döner ve bunlar bir’dir. Allah’a dönmüştür ve O’nu O’ndan doğru müşahede eder. Tıpkı Resul’ün —Allah’ın salat ve selamı onun üzerine olsun— dediği gibi, “Ölmeden önce Rabbinizi görmeyeceksiniz,” ve bu, ölüp de haşrolunmuş kimsenin tefekküründe bütün mahlukatın fena bulmuş olmasından, ve onun için ancak tek bir şeyin, yani ancak Hakk’ın varolmasından dolayı böyledir. Müminlerin ölüm sonrası hallerinde neler olacaksa, salikler için bütün bunlara bu dünya hayatında bir mertebede veya bir diğer mertebede işaret edilmiştir. Şeylerin —suretlerinin çokluğuyla ilişkili olarak düşünüldüğünde— Allah’a “dönüş”ü ve varolagelişlerinin sona erişi ancak biliniş durumlarında bir değişimi ifade eder, yoksa hakikatin bir değişime uğramasını değil. Ölüp de haşrolunan kişi için, zati birliğinden dolayı çokluk Bir’dir ve O’ndaki nisbetler ve vecihlerin çokluğundan dolayı da Bir, çoktur.

Allah bendeki [aldatıcı] “ben”i benden alıverdi ve beni [gerçek] “ben”ime yakınlaştırdı... Renkler o saf beyazlıklarına döndüler. Yolculuk sona erdi ve O’ndan gayrı olan ne varsa varlıklarını yitirdiler. Bütün sıfatların, bütün vecihlerin ve bütün nisbetlerin silinip gitmesiyle, asli olan hal yeniden yerleşik kılındı.

 

BİRLİĞİN GÖRKEMİ / RUMİ

Benden gayrı herkesle olduğunda, hiçkimseylesin
Yalnız benimle olduğunda, herkeslesin
Herkese böylesine bağlanmaktansa, herkes ol
Bu çokluk haline geldiğinde, hiçbir şeysin. Bir boşluk.

Gün ışıdığında kimse yıldızları aramaz. Allah’la bir olan yok olmaz. O kimse, baştan sona Allah’ın sıfatlarıyla sıfatlanmıştır.

Varoluşu silip atan hiçliğe hamdolsun! Varoluş: bu yer bizim bu hiçlik için duyduğumuz aşktan yapıldı! Ama her nasılsa hiçlik geldiğinde, bu varoluş gider. Bunun oluşuna hamd olsun!

Dedim ki, “Aman, yardım et!” Ve bu “Aman!” bulunduğum kuyuya sarkan bir ip oldu. Burada, güneşin altında durabilmek için tırmanıp dışarı çıktım. Bir an kasvetli, korku verici bir darlığın dibindeydim, ve bir sonrakinde, evrene sığmıyorum. Eğer saçımdaki her kıl konuşabilseydi, yine de şükranlığımı dile getiremezdim. Bu sokakların ve bahçelerin ortasında dikiliyor ve durmadan hep şunu, yalnızca şunu söylüyorum: “Keşke herkes benim bildiğim şeyi bilseydi.”

Perdelerden doğru eşyanın hakikatini nihayet gördüğünüzde, hep şöyle der durursunuz: “Bu, kesinlikle hiç de düşünüyor olduğumuz gibi değil!”

Güneş doğduğunda yıldızların nasıl da kaybolup gittiğine, ve bütün ırmakların okyanusa doğru nasıl akıp durduğuna bir bak.

Birliğin görkemini gördüğünüzde, ikiliğin cazibeleri yakıcı ve hoş ama daha az ilgi çekici görünür.

 

VUSLAT / EMİR ABDÜLKADİR

... İlahi Hakikat, mahlukatla ne zaman ki sıkı sıkıya kavramsal bir tarzda “iç-içeleşirse,” yalnızca mahlukatı gören, ruhani olarak perdelenmiş olan kimse için gizli kalır, böylesi bir kimse İlahi Hakikatı göremez. Tersinden bakıldıkta, şuhudu birlemiş üstadlar için mahlukat görülebilir olmaktan çıkar, çünkü onlar yalnızca Allah’ı görürler. Böylelikle Allah mahlukatı, mahlukat da Allah’ı gizler.

... Aynı şekilde, fenâ halinde —ki yol ehlinden olanlar buna “ittihad” da der— abd ve Mabud, Rab ve kul aynı anda ortadan kalkar. Eğer abd yoksa, Mabud da yoktur; ve eğer kul yoksa Rab da yoktur. Bunlar birlikte ortadan kalkarlar, çünkü bu karşıt terimler birbirlerine bağlı olduğundan, birinin ortadan kalkması zorunlu olarak diğerinin de ortadan kalkmasına neden olur.

Allah’ın mahlukatına duyduğu muhabbet, aslolan halin ta kendisidir. Allah mahlukatını bu muhabbet vasıtasıyla vücuda getirmiştir ve bu vücuda getirişin nedeni de yine bu muhabbettir. Sahiplenebileceği ne bir varlığı ne de bir fiili olmadığını bilen kimse, ilahi muhabbetin oluşturduğu bu asli halde kendini yeniden-keşfeder.

Ama, Allah’ın hikmeti gereğince, Resul’ün saf Birlik’i müşahede durumundan ayrı düşmesi … ve ayırıcı müşahede durumundan geçerek geri dönmesi gerekiyordu. Çünkü Allah, insanları ve cinleri ancak Kendisine ibadet etsinler ve Kendisini bilsinler diye yarattı — ve eğer saf Birlik mertebesinde kalsalardı, O’na ibadet eden kimse olmazdı. Abd ve Mabud, Rab ve kul, Halik ve mahlukun algılanması bu ayırıcı müşahede durumunda sözkonusudur.

İlk “ayrılma (fark) makamı” evreni Allah’tan ayrı olarak algılayan sıradan beşerin haline karşılık gelir. Buradan başlayarak, seyr-i süluk, varlığı öncelikle ilahi Birlik’te tükenişe götürür ve bu noktada, yaratılmış şeyler artık algılanmaz olur. Ama ruhani gerçeklenme eğer kemale ererse, kişi bundan sonra “ikinci ayrılma makamı”na erişir — ki burada da varlık aynı anda vahdette kesreti ve kesrette vahdeti algılar.