RUH NEDİR?
Hasan Lütfi Şuşud

 

 

Her birinin sofiye kitaplarında, Kur’an müfessirlerinin tefsirlerinde, biraz seyr-i süluk görmüş kimselerin zihninde, dilinde vasati on beş yirmi tabir vardır, bu derecelerin ifadesi için. Söyleyenin bulduğuna göre, muhatabının anlayışına göre, devrin, zamanın, mekanın icablarına göre, taassup veya serbesti devirlerine göre. Her bir mertebenin en aşağı sekiz on ismi, tabiri, şimdiki tabirle terimi vardır. Bunların içinden, talip mertebesinde olan bir türlü çıkamaz. Salik iken; salik denen hale Cenab­ı Hak, resul hakikati ile kendisini yükseltirse, biraz anlamaya başlar. Talip evvela muhib, sonra salik, sonra muhib, sonra talip, sonra salik...

Kemal derecesine, derece-i saadetine nâil olunca görür ki; problemler, bütün bu tabirlerin ifade ettikleri haller, hiç birisi problem değilmişler. Problemler hallolmaz, meseleler, müşküller hallolmaz tahkikte; sâkıt olurlar. Görürüz ki; şimdiye kadar müşkül sandığımız, problem sandığımız, bir türlü telif edip, kalbin ihtiyacına göre ruhaniyetimizi gıdalandıramadığımız meseleler tamamen başka mahiyettelermiş. Mahiyet değiştirmeye sâkıt olmak denir bizim dini tabirlerimizde, bilhassa sofiye tabirlerinde. Hakikatını tahkikten, hakiki seyr-i süluktan almadır, alınmadır. Mühim bahistir; müşküllerimizle çok seneler sarfederiz, kaybederiz. Mürşid değiştirmekle de işi halledemiyoruz. Ne vakit anlarız ki, hakiki mürşid, içimizdeki sesini ara sıra duyduğumuz gizli sadadır –ki ahlakiyatta buna vicdan deriz– bunun hakikati her ferdin, her idrak sahibinin idrak kudreti nisbetinde, sinesinde diyelim... Hakikatte bütün mevcudiyetindedir, meknun olan, kenz-i hafi olan. “Küntü kenzen mahfiyen...” kudsi hadisi var ya, “ben gizli hazineydim, bilindim, bilinmek için yarattım.” Ne vakit anlarız ki, bu yardan başka, sinemizdeki o sakit, sakin, pür nezaket vicdanî histen başka bizi tatmin edici bir mürşidi bulamayacağız, bunu idrak ettiğimiz anda Hakikat-ı Muhammediye yardımımıza gelir. “Rahmeten lil alemin” ünvanını ne için aldığını o vakit tam anlarız Resulullah efendimizin. Hakikat-ı Muhammediye’nin alemlere rahmetliği, kamil insandaki alemleri –hayali olsun, zahiri olsun– tesbit edici hakikat-ı insanîmizdir.

Resulullah’ın ism-i şerifi anıldıkta, öteden beri elimizi sinemize kaldırmamız, manası unutulmuş bir edeb alametidir. Sanki bu el gayri ihtiyari “dışarda arama, iş sendedir” der. Şu bin kahrını çektiğimiz ve beden, cisim dediğimiz, dünyanın en ince makinesinde, en ince bilgisayarında; ezel’i, ebed’i anlayabilen, düşünebilen, kabul edebilen o gizli noktada, bütün esrar... İlahî olsun, kevnî olsun, zannımızca uhrevî olsun, burası olsun, orası dediğimiz olsun, hepsini haizdir, hamildir; bize bin türlü kahreden, ama lütuflarını da esirgemeyen cismimizdir, bedenimizdir. Buna “gölge” diyor Cüneyd-i Bağdadî hazretleri. Ruh bahsi geçiyormuş bir mecliste, Cüneyd-i Bağdadî huzurunda, Cüneyd hazretleri buyurmuş: “Ruhlarımız gölgelerimizdir, gölgelerimiz ruhlarımızdır.” Gölge ile kastettiği bedenlerimiz, cisimlerimiz; bedenlerimiz aynı ruhlarımız, ruhlarımız aynen bedenlerimizdir. Beşer tarihinde söylenmiş en büyük sözlerden biridir, ruh bahsinde, ki; nihai bahislerden değildir, vasat bahislerdendir. Teyidi, Kuran-ı Azimüşşan’da var: “Senden ruhu sormaya geliyorlar, senden ruhu sorarlar; de ki: Kul er-ruh min emri rabbi. De ki: Ruh Rabbimin bildiği işlerdendir, Rabbimin umurundandır.” Emir, talimat manasına değil de, tedbir, iş, kudret, kabiliyet demektir. Ama hakikati bundan çok ileri, bu kevnî tevil, kevnî tefsir, kevnî telâkki...

Ne kadar kendiliğimizden kurtulursak, kendiliğimizden kurtulduğumuz nisbette ruhtayız. Ruhumuz, kendiliğimizden halâsımız nisbetidir. Ya tamamen kurtulursak; işte, Rahmet-i Rahman o vakit tecelli eder. “Rahmet-i Rahmana kavuştuk” deriz, değil mi? Daha ilerisi var; hazmı güçtür, onu zevke bırakırlar, salikin, kamilin zevkine bırakırlar, ahadiyat mertebesinde rüsuh bulur. Rasihun ehl-i ahadiyyattır; kesret veya ayn, ahadiyatü’l-kesret, ahadiyatü’l-aynda rüsuh bulan, sağlam ayak basan... Sağlam, bir daha kaybetmemek üzere demek, bir daha başka ufuklarda araştırma yapmayan demek ki; insan-ı hakikîyi bundan başka tatmin edici bir hal, bir mertebe, bir hakikat, bir hüviyet yoktur. Saadet-i sermediyye, hüviyet-i ebediyye tabirleri burdan gelir. Daha açıkça ifşaatta bulunanlar var büyüklerden, hakiki büyüklerden. Felsefî din getirmiş olsun veya ilahi, semavî dinlerden konuşmuş olsun, “Benim ruhum yoktur” derler, “senin de ruhun yoktur, kimsenin ruhu yoktur” derler. Bizim ruh sandığımız fizik hayattır, bedenimizin kimyevi veya fizikal hayatıdır. Organlarımız normal şekilde işledikçe bizim canımız tamamdır; organlarımız sakatlandıkça, eksildikçe ruhumuz da aynı yolu takib eder, dereke dereke düşer. Anadan doğma âmâ ile gözü bütün hayatınca gören insan bir değildir, dünyayı bir görmez. Anadan doğma dilsiz, sağır nazarında kainat bir başkadır vs... Bütün hislerimizi madde addederek gidersek böyle çıkar.

Can ile ruhu karıştırırız. “Seni canım gibi severim” dedikte, hakikatte “sıhhatim gibi, tamamiyetim gibi, normal halim gibi seviyorum” demektir. Yoksa muhayyel bir ruhum gibi değil. Bu uzaklara gider, “Ne olacağız ölümden sonra?” suali hemen gelir.

Farkında olmayız ki; sani-i azam, en ulu sanatkar, Allah dediğimiz; bütün alemlerini, bütün alemleri bir aynı alemde teksif etmiştir, katmerlemiştir. Doğduğumuz günden son nefesimize kadar sırat geçiyoruz. Kıldan ince, kılıçtan keskin değil mi hayat? Bir tek insan olmadı, olmayacak, yoktur hayatın bu yakıcılığını ve kesiciliğini hissetmiş olmasın, canı dünyadan yanmış olmasın.

Kıyamet günü bugün değil midir? Herkes kıyamda, herkes “ben” demekte. Kimsenin kimseye tahammülü yok. Herkes başa geçmek arzusunda, hakimiyet peşinde, galibiyet sevdasında. Ne senin, ne benim olan bu dünyadasın. Merhum Serezli Sabri efendinin, benim ilk rehberimin sözüdür: “Ne senindir, ne benimdir; bu kavga neden?” Fakir, bitkin, hüzali de, yuzesi de gidecek. Rockefeller de bıraktı gitti. Kavi de gidiyor, zayıf da gidiyor. Kâdir de gidiyor, âciz de gidiyor. Zira alemlerin seyri bunu icab ettirecek mahiyettedir. Safi ateşten ibarettir alemler. Boş sandığımız fezasıyla beraber, güneşiyle, arzıyla. Sapasağlam arzdayız sanırız, halbuki kamufle ateşler içindeyiz. Beden-i insanî en yakın vesikamız; 36, 36.5, 37 derece-i hararet ile yaşıyoruz. Biraz düşse, bir iki derece yükselse tehlikeye giriyoruz, hatta hayat denen nesneyi kaybediyoruz.

Keza mükafat ne olacak dersek, burada görürüz ki ektiğimizi muhakkak biçiyoruz. Ettiğimiz yanımıza kalıyor mu? Atalar sözüdür, “Ettiğin yanına kalmaz” derler asırlardan beri. Hesap, muhasebe, arafat, şeytan taşlama, bütün haccın merasimini, buradan, farkına varmayarak tevaliye ettiriyoruz. Görüyoruz tevali ettiğini, birbirini takib ettiğini, ama yine Emr-i Muhammedîdir, Emr-i İlahîdir, yine dinimizin beş esas şartından biridir. Salat, sıyam, hac, zekat, bir de kelime-i şehadet var değil mi?

Salik hakikaten mecburlardan ise, mecbur-u ilahî ile yaradılışta dünyaya gelmiş ise, dünyada ve bedende kendine yabancı...

Derler ki, “Biz buraya imtihan için gönderildik, asıl nasibimizi ahirette alacağız,” yani; Allah burda tecrübe ediyor, bir de orada tecrübe edecek; orada ceza verecek, orada mükafat verecek. Umuma mahsus telakkidir, dokunmaya gelmez. Yalnız unutmamak gerek ki, ahiret demek başkalık demektir, ukubet demektir, sonralık demektir. Burada işlediğimizi hemen yine burada bulmaktır, burada ektiğini burada biçmektir. Rençber, tarlasına ektiği tohumun mahsülünü, kendi aynı tarlada biçer, kaldırır. Beklemez başkası kendine bir tarla hediye etsin de, burada ektiğini orada biçsin.

Hülasası, Cenab-ı Hakk’ın, Cenab-ı Hak dediğimiz, Allah dediğimiz kibriyanın önü yanı sanatkar olduğu, bî misal olması bundan. “La misale leh” derler;  “O’na misal olmaz”. “La misale leh; O’nun misali yoktur” derler. “Vela zevale leh; O’na zeval yoktur” derler.

Alemi seyrinden dışarı çıkaramayız, ezelde takdir ve tayin edilmiş. Bir seyri değiştirmek demektir bu. Kim kaderini değiştirdi bugüne kadar?

Hepsi, bütün bunlar gösterir ki; hayat-ı alem haraplıklarla seyretmekte. Açılan güller, goncalar dikenli sapın üstünde yetişmekte. Gül de var, diken de var. Akıllı kimse, uyanık kimse, ezelî istidat ile doğan kimse sebat ile burada çalışırsa, bütün alemleri burada seyreder, bütün alemleri muayene buyurur, müşahade buyurur ve bir sürprizli neticeye vâsıl olur. Netice sürprizdir. Çok fena sürpriz...

Bir daha serahatle anlatalım. An-ı daim, bir andır alem; kainatın da, bizim de hayatımız an-ı daimdir. Muhyiddin hazretlerinin sözüdür, insanı, dolayısıyla bütün mümkünatı tavsif buyurur: “Hadisü’l-ezeli ve nes’üd- daimü’l- ebedi.” Hadistir ama ezeldendir; yaratılmıştır, daimü’l- ebedi olarak. Görüyoruz ki bunlar mahluk sıfatları değil. Bizim hakkımızda söylenmiş, âlem hakkında söylenmiş, ama mahluku tavsif edici değil. “Hadisü’l-ezeli ve nes’üd- daimü’l- ebedi,” insanı izah buyurur. Bu da, arzettiğim o kıymetli beşerin emsalsiz sözlerindendir: “Eşya, mümkünat, ayan, vücud kokusunu bile koklamadı.”

Yeni teşrif buyurmuşlar için tekrar ediyorum, “Gölgelerimiz ruhlarımız, ruhlarımız gölgelerimizdir.” Yani cisimlerimiz, bedenlerimiz ruhlarımızdır; ruhlarımız da cisimlerimizden ibarettir. Bize et, kemik, şu, bu gözükmesi yine icabat-ı esmaiyyedendir, mukteziyat-ı ilahîyedendir.

“Kul er-ruh min emri rabbihi.”

“De ki, ruh...” musevi keşişler baş rahiplerinden izin alarak, gelip peygambere soruyorlar; sormaya gelirken bu ayet nazil oluyor. “Ve yes’eluneke: senden sorarlar,” “mine’r-ruh: ruhtan sorarlar,” “kul er-ruh min emri rabbi: de ki ruh Rabbimin işidir.” Burdan bir kapı açılırsa, Cenab-ı uluhiyyetin sürprizli mahiyeti meydana çıkar. Bugünkü itikatta olanları mazur görürüz, ama, ayrıca böyle bir paha biçilmez hazineyi de ele geçirmiş oluruz. Bu itibarla deriz ki; din-i mübin-i İslam’da bütün diğer dinlerin hakikatleri, sırları muhtasar veya mufassal tamamen mevcuttur; esrarı dahi meknundur, ayetlere, surelere sığdırılmıştır. Kimseyi bulandırmayacak, şaşırtmayacak şekilde üslub-u ilahî ile malamaldir. Baştan sona kadar ilahî rayiha kokar. Emsalini kimse yazamadı, söyleyemedi ve kimseye de inzal olunmadı, çünkü hatemü’l enbiya idi peygamber ve din-i İslam da son din idi.

 

4-4-1984
REGAİB KANDİLİ