İlahi İsimler ve Örtünmenin Anlamı
Cahit Benövenli

 

 

Varlığı vareden, her şeyde varolan, nitelikleri vareden, niteliklerde varolan Allah’ın kendisi nitelenmenin ötesinde kalmıştır. Mekanı varetmiş, mekanda bilinmekten, bir şeyle beraber bilinmekten münezzeh kalmıştır. O, O’ndan önce bir şeyin varolmadığı öncesiz Evvel’dir. Sonrasız Ahir’dir. Görünen her şeyde görünür. Saklı, gizli olan her şeyde açık olarak bilinir. “Görünme” ile hiçbir ilişkisi olmadan bütün suretlerde O vardır. Dolayısıyla O, “evvel”dir, “ahir”dir, “zahir”dir, “batın”dır.

Harfler isimlerin üzerinde giysiler gibidir. Nefeslerimizle yanyana koyduğumuz harfler O’na seslendiğimiz “isim”leri meydana getirir. Bu “isim”ler İlahi İsimlerin isimleri gibidir. Nefeslerimizdeki bu isimlerin suretleri ile İlahi İsimleri seslendiririz. Suretlerin gerisinde anlamlar vardır. Anlamlar suretlerin “ruh”u olarak düşünülebilir. Allah’ın Kelamında Kendinden sözederken kullandığı İlahi İsimlerin suretlerinin varlığı Rahman’dadır. Onun için “İster Allah deyin, ister Rahman; hangisini derseniz deyin en güzel isimler O’nundur,” (Kehf, 17; ayet-110) buyurulmuştur. Yüce Allah’a ismin anlamıyla [mana] seslenilir, Rahman’a sureti ile.

İlahi İsimler çeşitlilik sergileyen gerçekliği anlamamıza yardım ederler. İsimler Allah’a aittir. Çünkü bu isimlerle nitelediğimiz, işaret ettiğimiz O’dur. Ancak, Allahu Teala isimlerle çoklaşmaz. Eğer isimlerin O’nda varolan ayrı varlıkları olsaydı O’nu çoğaltırlardı. Bu açıdan isimler nisbetler, bağıntılardır — O’nu ve alemi anlamamıza izin veren bağıntılar. Allah Âdem Aleyhisselam’a bu bağıntıları öğretti — bilen ve bilinen, kul ve Rab arasındaki nisbeti öğretti.

İsimler anlamlarının çeşitliliği dolayısıyla çoktur ve bu çokluk bizim açımızdandır. Allah’ın gözünde bütün isimler birdir. Her isim hem Allah’ın Zat’ına işaret eder hem de kendine. Bu açıdan, Zat’a işaret edildiği zaman isim ve isimlenen aynı olur ama kendi özgül anlamı açısından Zat’a işaret etmez.

Bağıntılar “şey” değildirler ama hükümleri yaratılışta yürürlüktedir. Hükümlerinden [özgülük] başka varlıkları yoktur. Bir ismin veya sıfatın isimlendirdiği ve nitelediğinden bağımsız varlığı yoktur. Varoluşunu isimlenenden alır.

İsimler farklı insanlar üzerinde farklı etkiler gösterir. Bu hangi ismin daha egemen olduğuna, o kişinin hangi esma ile Hakk’ı kayıtladığına bağlıdır. Dolayısıyla kimi Hakk’ı tenzih eder, kimi teşbihte, benzetmede ileri gider, kimi tenzih ve teşbihi cemeder, bir diğeri Allah’a eş koşar, diğeri birler…

Hakk’ın her ismi alemde türlerden birinin tezahürünün nedenidir. Dolayısıyla o isim o türün kıblesidir. O şey Hakk’ı sadece o isim açısından bilir ve Hak da onu o isme uygun bir oluşla baki kılar. Şey Hakk’ı o isimle sınırlamış olur. Allah sadece beşeri iki eliyle yaratmıştır. Bu iki elden biri gaybı, diğeri zahiri tutar. Geri kalan herşeyi tek taraflı varetmiştir. İnsanlar bundan dolayı farklı, bir diğeri ile uyuşmaz görüşlere, hallere, hedeflere sahip olurlar. Varlık kademelerini ve isimlerin gerçekliklerini, anlamlarını bilen kişi, inançların, itikatların, şeriatların, dinlerin ve görüşlerin bütün çeşitliliklerini bilir. Bunların nasıl birleştiklerini, geliştiklerini bilir.

Allah Kendi elleriyle yarattığı Âdem’in şerefine işaret edip İblis’e şöyle buyurdu: “İki elimle yarattığıma secde etmene ne engel oldu?” Bu ayet, karşıt esmaları ifade etmesi açısından ele alındığında çok farklı, farklı olduğu kadar da derin yorumlarla ele alınmıştır. Bu iki “yön” [bağıntı] mülk alemi açısından bakıldığında saadet/şekavet, celâl/cemal, rububiyet/kulluk, ruh/beden, Âdem/alem, tenzih/teşbih karşıtlıklarını oluşturur.

Allah bu ayette, bir araya getirdiği iki surete, alemin suretine ve Âdem’in suretine işaret etmektedir. O alemi “Hakk’ın eli yaptı” çünkü alem O’nun isim ve sıfatlarının tezahür yeridir. Sağ el “Rububiyet”e (fail, tesir eden, aktif), sol el “Kulluk”a (münfail, kabul edici, tesir kabul eden, pasif) işaret etmektedir. İblis isimleri cami olmadığından, bu toplayıcılığı idrak etmediği için Âdem’e secde etmedi.

Diğer yandan “…kıyamet günü bütün yeryüzü onun avcundadır; gökler onun kudretiyle dürülmüş olacaktır. Allah ortak koştuklarının çok ötesindedir,” (Zümer Suresi, 39; ayet-67) ve “göklerde olanlar ve yerde bulunanlar Allah’ı tesbih ederler! Hükümranlık O’nundur, hamd O’na mahsustur. O her şeye Kâdir’dir. Sizi yaratan O’dur; kiminiz inkarcı, kiminiz mümindir. Allah yaptıklarınızı Gören’dir,” (Tegabun Suresi, 64; ayet- 1, 2) ayetlerinin işaret ettiği gibi “Allah’ın iki eli de sağdır” ve Muhyiddin Arabî Hazretlerinin ifade ettiği gibi “elin, iki elin birliğinin ‘hamd’ı budur.” Bunun için olsa gerek, Resulullah Efendimiz miracında Allahu Teala’dan ümmeti için de mirac talep ettiğinde, “Al senin olsun, bir avuç toprak değil mi?” İlahi hitabına mazhar olmuştur.

Allah Âdem’i Kendi sureti üzere yarattı. Hakk’ın kulları O’nu müşahede ettiklerinde iki bağıntı [nisbet] görürler: tenzih bağıntısı (akılda) ve teşbih, bir tür benzeşme (hayal berzahında). “O’nun benzeri yoktur”daki (Şura Suresi 42; ayet- 11) tecelli tenzih bağıntısıdır. “Allah’ı görüyormuş gibi ibadet edin” ve “Allah namaz kılanın kıblesindedir,” hadis-i şeriflerindeki tecellilerde ise teşbih bağıntısı söz konusudur. Allah şöyle buyurur: “Nereye dönerseniz dönün Allah’ın yüzü oradadır,” (Bakara Suresi, 2; ayet- 115). Bu tecellide de teşbihe kapı açılmaktadır. Dolayısıyla Âdemoğlu bu ilahi haberler karşısında Gerçeği üç tavır ile karşılar: a. bu iki bağıntıyı birleyen, b. aklının kanıtları ile kendini sınırlayıp sadece tenzih eden, c. ayetlerle vahyedilenlere dayanarak teşbih’de bulunan.

Kamil kul kendi zatı itibariyle bu iki bağıntının, tenzih ve teşbihin ortasında durur. Zatında ikiye bölünmez. Kendi zatından başka bir şey yoktur. Kul için bu iki bağıntı ile tasvir edilen Allah hüviyetinde, birdir. Ahadiyetinde birdir. Dolayısıyla bu iki bağıntı O’nun Zat’ına kesret ve bölünme vermez. Aynı şekilde Allah’ın huzurundaki kamil kul da bu iki bağıntı dolayısıyla iki ayrı yüze sahip değildir.

Bağıntılar (ve bu bağlamda isimler) sayıca çok olmalarına rağmen bu iki temel bağıntıya indirgenirler. Diğer bağıntılar bu iki bağıntıyı tasvir ederler. Dolayısıyla “hepsi” tek bir gerçekliktir. “Hepsi,” yani tenzih, teşbih ve bu ikiliğe indirgenen isimler çokluğu “varlıksal” değildir, bunların mevcut aynları yoktur. Allah’ın kendiliği birdir, kulun kendiliği birdir. Kulun varlığı onu varedenin Kendiliği’dir. Bu birleme ile kul kendi aslında “kul” olarak kalır. Fakat daha önce sahip olmadığı bir şey kazanır: kendi zatının bilgisini kazanır, kendisine varoluş elbisesi ile giydiren O’nun marifetini, bilgisini. Böylece “kendi” gibi olanları da tanır.

Âdem isen “semme vechullah”ı bul
Kande baksan ol güzel Allah’ı bul

Böylece, bir yaprağın iki yüzü gibi olan Âdem/alem (ruh/beden) arasındaki sır çözülmüş olur. Birlik gerçekleşir, “örtü” delinip geçilir, Cebrail’in Allah’tan getirdiği “OKU!” emrini kabul edebilecek kalb tecelli eder. İşte bu tecelliye her an açık olabilme haline, makamına Allah Ehli “edeb” demektedir. Yapay, öğrenilmiş örtü hiçliğini idrak etmiş; gerçek örtü tecelli etmiştir artık: Kamil İnsan –mutlak ademe, yokluğa erişmiş insan– ref-i taayyün yapmış, beşeriyetinden İnsanlığına, mevcudiyetinden lâ-mevcudiyetine, “kalb”e tahavvül etmiş İnsan… Karşıtlıkları yokluğunun kemalinde, bir mutlak berzahta karşılamış İnsan…

Hz. Âdem ve Hz. Havva’dan günümüze bu böyledir: Beşeriyet zan örtüsü ile yaratanından ayrı düşmüş, pek azı insanlığının idrakiyle, gerçekliğin edebiyle örtünebilmiştir.