MAKAMSIZLIK MAKAMI
Muhyiddin ibn Arabî

 

 

Kemal ehli bütün makamları ve halleri idrak etmişler ve celalin de cemalin de ötesinde bunları geçmişlerdir, böylece onların ne sıfatı ne de vasfı yoktur. Ebu Yezid’e “bu sabah nasılsın?” diye sorulduğunda şu cevabı vermiştir, “benim sabahım ve akşamım yok; sabah ve akşam sıfatlarla kayıtlanmış olanlara aittir, benimse sıfatlarım yok.”

Marifetin aslı ariflerin ulaştığı en son makamdır, yani “la-makam”dır ve Allah şu ayette bu makama işaret eder: “Ey Yesrib halkı, makamınız yok” (33: 13). Bu makam hiçbir sıfatla kayıtlanmamıştır. Ebu Yezid, “bu sabah nasılsın?” sorusuna verdiği cevapta buna dikkat çekmiştir...

“Sabah” doğu güneşine ve “akşam” da batı güneşine ilişkindir. Doğu güneşi zuhura, mülk alemine ve şahadet alemine ilişkindir, batı güneşi ise örtülenmeye, gayb alemine ve melekuta aittir. Bu makamda arif, “ne doğudan ne de batıdan olmayan zeytin ağacıdır,” çünkü hiçbir vasıf bu makamın hükümlerini belirlemediği gibi, bu kimse de onunla kayıtlanmaz. Bu, sözkonusu arifin, “O’nun benzeri yoktur” (42: 11) ve “Allah, onların vasıflandırdıklarından münezzehtir” (37: 180)’e iştirakidir.

İnsanların en yücesi, makamı olmayanlardır. Böyledir, çünkü makamlar, o makamda olanın hükümlerini belirler, ama hiç şüphesiz bütün grupların en üstünde bulunanlar hükümleri belirlerler. Hükümler tarafından belirlenmezler. Bunlara ilahiyyun denir, çünkü Hakk onlarla özdeştir ve O “Hükmedenlerin en güçlüsüdür” (95: 8).

Bu yalnızca Muhammedî olanlara özgüdür. Allah onlara ilişkin olarak şöyle buyurur: “Ama bizden kendilerine en güzel öğüt geçmiş olanlar, ondan uzaklaştırılmışlardır” (21: 101). Uzaklaştırılmış oldukları şey Cehennem’dir, çünkü Cehennem de makamlardan biridir. Böylece hakikatte, makamlardan muhafaza edilmişlerdir. Hal böyle olunca, makam sahipleri belli hedeflerle sınırlı himmetleri olanlardır. Bu hedefe ulaştıklarında, kalplerinde başka, yeni hedefler bulurlar ve ulaşmış oldukları hedef, başka hedeflerin başlangıç aşaması haline gelir. Böyle olunca, hedefler bu kimselerin hükümlerini belirler, çünkü peşine düştükleri budur ve sonsuza dek bu hal üzeredirler.

Ama Muhammedî olan kişinin böylesi bir özelliği yoktur ve hiçbir hedef müşahade etmez. Enginliği (vüs’at) Hakk’ın enginliğidir ve Hakk’ın, Varlık’ı itibariyle nihaî olarak ulaşabileceği bir hedefi yoktur. Hak, Muhammedî tarafından müşahade edilir, böylece Muhammedî’nin müşahadesinde nihai bir hedef yoktur. Ama Muhammedî olandan başkası yalnızca kendi imkanlarını müşahade eder. Hal böyle olunca, kendi gözünde, nihayete erebilecek veya değişecek veya ortadan kalkacak bir halde veya makamda durur. Bunu marifetin nihaî hedefi olarak görür, çünkü hükme kendinden ve Rabb’inden yana icabı neyse, onu tam olarak verir.

Hz. İsa bir Muhammedî’dir. İşte bu nedenle ahir zamanda yeryüzüne inecektir. Onunla Allah Büyük Velayet’i [Velayet-i Kübra] mühürleyecektir. O Allah’ın ruhu ve kelamıdır, ve Allah’ın kelamı asla tükenmez. Böylece, Muhammedî’nin zihninde, ulaşabileceği nihaî bir hedefi yoktur.

Bu Yol’da iki kişi vardır ki Muhammedî onlara denir: Ya Hz. Muhammed’den önceki herhangi bir Şeriat’ta bulunmayan bir hükmün bilgisinin vârisidir, ya da Ebu Yezid ve dengi kimseler gibi bütün makamları bir araya getirip onlardan çıkarak “la-makam”a giren biridir. Bu ikisi dışında kalanlar, peygamberlerden birine isnad edilir. Bundandır ki, Hz. Peygamber, “Alimler, peygamberlerin vârisleridir,” buyurmuştur. Belirli bir peygamberin vârisleri olduklarını söylememiştir... Aynı şekilde, şöyle buyurmuştur: “Bu ümmetin alimleri, diğer ümmetlerin peygamberleridir,” veya bir diğer rivayete göre, “Beni-İsrail peygamberleri gibidirler.”

Muhammedî Kutub’lar, münhasıran Hz. Muhammed’in sahip olduğu, vahyolunmuş ve Hz. Muhammed’den önceki herhangi bir Şeriat’ta veya peygamberde bulunmayan kuralları ve halleri ondan miras alan kimselerdir. Eğer Hz. Muhammed’in Şeriat’ından önceki bir Şeriat’ta veya Hz. Muhammed’den önceki bir peygamber’de mevcutsa ve bu Hz. Muhammed’de de mevcutsa, bunu, sözkonusu belirli peygamberden miras alır, ama Hz. Muhammed vasıtasıyla. Böylelikle o peygambere isnad edilir. Eğer bu ümmetin mensubuysa, Hz. Musa’dan miras almasına dayanarak ona Musevî adı verilir, veya hangi peygamberden miras almışsa kendisine o şekilde bir ad verilir: İsevî, İbrahimî gibi... Münhasıran Hz. Muhammed’e ait olan şeylere ilişkin olarak söylediklerimiz gibi olanlar dışında hiç kimse Hz. Muhammed’e isnad edilemez.

En kapsamlı keyfiyet, bir kimsenin, imtiyazlı bir durumdayken, bir makamla kayıtlanmamasıdır. Böylece, Muhammedî, özgül bir makama sahip olmayışıyla ayırdedilir. Makamı lâ-makamdır, makamsızlıktır. Bunun anlamı şudur:

Bir kimse bir halin hükmü altına girerse, ancak onunla bilebilir, onunla sıfatlanır ve onunla biçim alır. Ama Muhammedî’nin makamlarla olan ilişkisi, isimlerin Allah’la olan ilişkisiyle aynıdır. Vasıflandırıldığı makamla biçim almaz. Tersine, her nefeste, her anda, her halde; o nefesin, o anın, o halin gerektirdiği biçimi alır. Böyle olunca, kayıtlanmışlığı kalmaz. Çünkü ilahî özellikler her an için değişir ve o kimse de onların değişmesiyle uyumlu bir şekilde değişir. Allah, “her gün bir iştedir,” (55/29) ve Muhammedî de öyledir. Buna Allah’ın şu kelamında işaret edilir: “Şüphesiz, kalbi olanlar için bunda öğüt vardır.” Burada “aklî yeti”den, yani insanı kayıtlayabilecek “aklî yeti”den söz edilmiyor. Burada “kalp” kelimesi kullanılmıştır; bunun sebebi ise kalbin her nefesle birlikte hallerde ve hadiselerde salınıp durmayı [ takallub] sürdürüyor olmasındandır.

Allah’ın kulları arasında nasıl her an sürekli bir dalgalanıma [takallub] uğradığını bilenler olduğu gibi, bunun farkında olmayanlar da vardır. Hem Muhammedî Kutup, hem de Müfred, her bir nefesle birlikte dalgalanıma uğrar, tıpkı Allah’ın yarattığı her şeyin herbir nefesle birlikte halde dalgalanıma uğraması gibi. Böylelikle, bu kimse yalnızca uğradığı dalgalanımın bilgisiyle üstündür, dalgalanımın kendisiyle değil; çünkü bu ikincisi bütün bir âleme nüfuz eder. Ne var ki, pek çok kimse bunu, icmal yönünden biliyor oldukları halde tafsil yönünden ve özgül olarak bilmez. Böylece, makamları, uğradıkları dalgalanımın uyanıklığı ölçüsünde ölçülür.

Kamil veli, Allah’ı her halde ve her dilde zikreder, ama peygamberler kendilerine vahyedilenle dururlar. Birine vahyedilmiş olan bir diğerine vahyedilmemiş olabilir. Ama Muhammedî, peygamberler arasında saçılı duran her zikri kendi mertebesiyle toplayıp bir araya getirir [cem]. Böyle olunca her dilde zikrettiği için kayıtlanmamış olur. Ona, bütün peygamberlere ve onlara gönderilmiş olanlara iman etmesi buyrulmuştur. Böylece Muhammedî veli, helal ve haram hükümleri dışında belirli bir vahiyle durmaz. Zikrine gelince, hakkında herhangi bir şey gönderilmemiş olanlardan, eğer bunlar herhangi bir nebi tarafından, resul olsun olmasın, herhangi bir vahiyle getirilmişse bundan kaçınmaz.