Soylu oğlum,
Sana bu mektubu günün en iyi saydığımız bir parçasında, kararmaya yüz tutmuş gökyüzünde ilk solgun yıldızın belirdiği zamanda yazıyorum. Bir zamanlar sana dersini bellettiğim nar ağacının altında oturdum şimdi. Meyveler olgunlaştı bu günlerde, tepemde bir gezegenler dizgesi gibi güneşin son ışıklarıyla kırmızıya boyanmış olarak salınıyorlar. Ne var ki bu yılın narları devşirildiğinde ben artık buradan gitmiş olacağım. Benim için buraları terkedişimin sebebini senin anlaman önemlidir, üstelik bildiklerini ötekilere açıklamaya çalışmaman da gerekir. Bir yararı olmaz, sana da acı verir.

Sana öğrettiklerimi unutma. Gördüğün eğitimi şimdi uygulama alanına koyman gereklidir. Bu sülalede okuma sanatını elinde tutan son insan olacaksın. Elinde tutan diyorum çünkü sen okur-yazarlığın işe yaramaz biçimsel özelliklerinin ötesinde bir yere sahipsin. Bu yüzden sevgili ve soylu oğlum, mektubu bir kenara koy ve kendini okumaya hazırla.

Tekrar selâmlarım seni ilk doğan oğlum benim; kayıp giden ayın sayfaya yansıyan ışınlarındaki kutsayışta ol.

Ayinlerini yaptın.

Yıkandın.

Yeni bir ipek elbise giydin.

Sevgili anneni ve geçmişlerini kutsadın.

Bambu perdenin gerisindeki odana çekildin.

Lambayı yaktın.

Törene uygun olarak secde ettin.

Esas büyüyü ataların üstüne yolladın.

Günün saatini kaydettin.

Zihnini görülebilir nesnelerin tümünün kendi görüş sıralamaları içinde eriyecek derecede çözülmelerini sağlayıncaya kadar sabit tuttun; nesneler renkli bir perdeye çizilmiş gibi kaldı.

Nefesini denetim altına aldın, sanki nefes alıp vermiyor gibisin.

Gözlerinin üzerinde serinliğin ince bir perdesi var.

Dilini damağına yapıştırdın.

Mektubunun ideogramları üzerine öylesine yoğunlaştın ki, bunlar kâğıda değil de gökyüzüne yazılmış olsaydı yine de okuyacaktın.

Mükemmel. Başlayalım şimdi.

Zihnin değeri derinliğiyle anlaşılır.
Usta gezgin tekerlek izi bırakmaz geçtiği yerde.

Bunu okuduğunda, ben gitmiş olacağım. Rüzgâr son kalan birkaç tohumu sürükler, arkasında kurak bir toprak bırakıp eser gider. Umman tohumu yüklenir ve bereketli toprağa taşır. Sonra çöl yeşerecek. Rüzgârın şimdilik tek düşündüğü, tohumun yaşayabileceği yerlere sürüklenmesidir.

Burada imparatorluk gücünü yitirdi. Askerler bilginlerden daha şerefli sayılıyor, bilgin de kendine değil kitaplarına güvenir oldu. Hikmetli adam konuklarına kapadı kapısını, bahçesine döndü.

Soylu babam bana demişti ki, onun büyükbabası —uzun yıllar anılsın adı— kendi günlerindeki bilginlerin haline ağlarmış. Civanperçemi dalları üç köşeyi döndü ve üç saatlik zorunlu düşünme süresi Yi-King söylevinin ne dediğine bakılmaksının yarım saate indirildi. Dün saraydaki bilgin fizik doktoru Yi-King’in bir nüshasını yemek yediği bir sırada eline aldı ve hexagramlardan coşkuyla söz eden rastgele bir sayfasını açtı, gördü ki bu kadarı bile hikmetlerle doludur. İşte onun bu gözlemi yaptığı sıra bir damla soya salçası söylevin soylu sayfalarına düştü. Buna dikkat etmedi. Bu söylev bizim için en şerefli atalarımızın öğrettiklerini içeriyordu. Bizim atalarımız bir söylevden yardım beklemeyi de başlıbaşına bir cehalet belirtisi sayarlardı. Birçok zamanlar bize hatırlatılmıştır ki, hepimizin içinde altmış-dört hexagram vardır ve bunlar birbirleri içine girerek okumayı anlaşılır kılan ölçülü bir ağ meydana getirirler. İşte bu ağa ancak berrak bir zihinle ulaşılabilir. Her ne kadar hikmetle birlikte kullanılabilirse de söylev bir vesiledir, ondan çıkan hesap deneyim olur. Topal bir adam yürümek için bir sopa kullandığında onun uzuvlarının yeni baştan düzenli işleyişini sağlayıncaya kadar kullanır. Eğer çok uzun bir süre sopaya yaslanarak, sopadan aldığı güçle yürürse bedeni biçimini, düzenini kaybeder. Biçim bir kez bozuldu mu sopaya olan zorunluluk artar, sopaya boyun eğilmiş olur, o adam cehalet içindedir.

İmparatorluk sarayını terkediyorum. İmparatorluğun başarılı zamanları başkasının işine burnunu sokmadığı zamanlardı hep.

Saygıdeğer Lao Tzu batıya doğru yola çıktığında, bil ki soylu oğlum, benim yola çıktığım şartlarda çıkmıştı. Rüzgâr tohumu batıya taşıdı. Şimdi, uzun bir durgunluktan sonra rüzgâr güçleniyor, eğer tohum inat etmez, yahut dikenin tuzağına düşmezse, çölü gözüpeklilikle geçer, batı kıyısında bilinmez bir yerlere ulaşır. Rüzgârın yoludur bu. Bil ki övülmüş öğretmen Lao Tzu, batıya yaptığı yolculukta zorunlu olarak bir kez konakladı. Atını geçit muhafızının kapısı önünde durdurdu. Geçitte alçakgönüllü usta Kuan Yin yaşıyordu. Dağların kesiştiği vadinin eteğinde, başı üstünde azgınlaşan fırtınalardan hiç zarar görmeyen bir kimseydi Lao Tzu’nun konakladığı. Üç gün kımıldamadan, sessizlik içinde oturdular. Görülen hareket Kuan Yin’in alışkın olduğu üzere konuğuna hizmet edişiydi yalnız... Üçüncü gün, sabah karanlığında genç hikmetli adamı orada oturur bırakıp kalktı, bulunduğu odadan çıktı.

Lao Tzu, buraya uğradığından bu yana ilk kez kendi gövdesinde duyduğu ferahlık ve berraklığın sızarak geçit muhafızının zihnine ve davranışlarına belirgin bir biçimde nüfuz ettiğini hissetmeye başladı. Oturma şeklini değiştirdi. Böyle bir şeyi daha önce yapmakta tereddüt ederdi, kıpırdanmak istiğrak halinin noksanlığına işaret edebilirdi. Odayı kendine yaklaştırmaya, güneşli avluyu kendinden uzaklaştırmaya başladı. Yaseminlerin ve hanımellerinin yoğun kokusu ortalığı doldurmuştu. Pencerenin pervazı boyunca nadide siyah orkideler bitmişti. Oda, iki siyah yuvarlak yastığı saymazsak boştu. Yerlere hasır serilmişti. Üzerinde “dikkat” ideografı yazılı bir perde asılıydı duvarların birinde.

Kuan Yin, konuğunun yanına elinde bir tahta kaşık olduğu halde döndü. Lao Tzu’nun önünde diz çöktü ve sanki bir kötürüme veya bir çocuğa yedirirmiş gibi kaşığı ağzına tuttu. Lao Tzu soru sormadan kaşıktan yedi. Ağzı altın sarısı balla dolu dolu oldu. Tatlı, baygın, yumuşak. Fundaların tadını getirdi bal, burun deliklerinden girense bahçenin çiçek kokularıydı. Böylesi tada bugüne dek hiç varmamıştı. Bal, bal olarak tatlı ama dağlardaki soğuk acısuların sert çeşnisinde, madenlerin acılığındaydı. Sanki bal haşhaş çiçeklerinden toplanmıştı; çünkü kafası açılıyor, canlanıyor, balın sıcaklığı vücudunun her merkezine tıpkı akapunkturist gümüş iğneleriyle yeni bir kaynağı açıyormuş gibi sızıyordu. Sonra yeniden yalnız kalışını algılıyor, ne kadar çabalarsa çabalasın Üstad’ın kendini bıraktığı anı bir daha ele geçiremiyor, daha sonra algı kayboluyor, zihni duruyordu.

Orada ne kadar oturduğu bilinemeyecek. İki, üç gün önemi yok. Oturdu, askıntıda kalarak, bütün beden çalışması en aza indi, içini dolduran mükemmel ışıltıyı zedeleyecek ne soluk alışı ne de yürek vuruşları duyulmadı; karanlıkta bir pırlanta gibi içinden aydınlatılmıştı ve Kuan Yin kendi emeğini parıltısını dingin bir hoşnutlukla seyretti. En sonra, vaktinin geldiğini anlayarak, Lao Tzu’nun yanına vardı. Kapıdan gelen hafif esinti büyük öğretmeni yaprakların sürüklenişi gibi salladı; esintiye direnemeyecek kadar ağırlığını kaybetmişti.

O gün Kuan Yin, konuğunun yanında kalmasına izin verdi. Dinlendikten sonra, Lao Tzu batı yönündeki yolculuğuna koyuldu. Evin kapısında iki hikmet sahibi adam aynı anda durdular; herbiri bir diğeriyle mükemmel bir uyum içindeydi. Kuan Yin sağ kolunu bol giysisinden çıkarıp avlunun dış duvarına bitişik bir şeye işaret etti. Arı kovanıydı bu. Arılar kovanın ağzında kaynaşıyorlardı. Havayı onların bal yapmak için çiçek tozu toplamaya gitme hazırlığının vızıltısı ağırlaştırıyordu. İkisi arıları sessizce bir an gözlediler. Kuan Yin gülümsedi. Lao Tzu nefesini tuttu ve geçit muhafızına döndü. Bu anda Kuan Yin sol kolunu sıvadı. Lao Tzu kendini hazırladı, Üstad’a tâzim ile eğildi. Böyle yapmakla kendisine verilen bilgiyi anladığını göstermiş oluyordu. Bunun ardından Kuan Yin yine Üstad’a daha alçaktan eğildi, bunun karşılığını da aldı, sonra Kuan Yin bir kez daha eğilip hemencecik evine döndü ki, yola çıkan konuğu ev sahibine yeni bir saygı davranışı gösteremesin. Ve böylece Lao Tzu batının yolunu tuttu, böylece Tao Te King’i yazdı. Bugün hâlâ elimizde olan bu metinle onun Üstad’ından öğrendikleri öğrencilerine aktarılmış oluyor.

Yarın batı yollarında olacağım. Büyük çölü geçmek zorundayım. Ancak o zaman güzergâhıma, Cengiz Han’ın torunu Hülagü’nün yaptırdığı Meraga’daki rasathaneye varmış olacağım. Bu tuhaf ama avutucu bir gerçek. Yola çıkma nedenimi soracak olanlara bilim merakı diye cevap verirsin. Bu hem senin için rahat olur, hem onlar ancak bu kadarını anlar. Onlara Meraga’da kullanılan üstün nitelikli kesin sonuç veren ölçüm aygıtlarından söz ettiğimi söyle. Onların elinde duvara asılı yarı çapı 430 santimetre olan bir çeyrek çember, gündönümüne ve ekinoksa ilişkin halkalar ve azimut yüzükleri var. Onlara bu aygıtların çalışma yöntemleri üzerine bilgi verme, sana önceden bir sır olarak söylediğim bu rasathaneyi yöneten Nasreddin et-Tusi’den söz etme. Belki o benim için Batı Geçidinin Muhafızı olacaktır. Bu uzak ülkede, dünyanın gelip geçmiş bütün benzerlerini aşmış bulunan bilginler ve feylesoflar var, ama bunların hepsi öğretmenin yanında çocuk kalır, o öğretmen ki beni amberin samanı kendine çekmesi gibi çekiyor.

Otuz parmak
Bir tekerlek poyrasında birleşir.

Belki bir gün, gerçekleşmesi mümkün olunca, küçük bir arı yetiştirme birimi kuracağım, ama şimdi bu mürekkebin kurumasını hoşnutlukla beklerken hiçbir şey arzulamıyorum. Bu gece hava çok berrak, Merih çıplak gözle görülebiliyor.

Baban
Fao-Mun-Ji

 

Kaynak: Gariplerin Kitabı, Ian Dallas, Çeviri: İsmet Özel, Mavi Yayıncılık, 2. Basım, 1997.