Nur ve Zulmet
Gazzali/Bursevi/Nesefi

 

 

Allah Kur'an'da şöyle buyurmaktadır:

‘Allah göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun misali, sanki içinde bir çerağ bulunan bir hücredir. O çerağ bir sırça kandil içindedir. O sırça da sanki bir inci gibi parıldayan bir yıldızdır ki, güneşin doğduğu yere de battığı yere de nisbeti olmayan bir ağaçtan, zeytinden tutuşturulup yakılır. Onun yağı, kendisine bir ateş dokunmasa da, hemen hemen ışık verir. Bu ışık da nur üstüne nurdur. Allah kimi dilerse onu nuruna kavuşturur. Allah insanlara meseller irad eder. O, herşeyi hakkıyla bilir.’ (Nur Suresi, 35. Ayet)

 Bu ayetteki kandil (mişkat), cam (zücace), lamba (misbah), ağaç (şecere) ve zeytinyağı (zeyt) insandaki nurani ruhlara karşılık gelir. Yukarıdaki ayette verilen misallerin tam olarak anlaşılabilmesi için bu nurani beşer ruhları hakkında bilgi sahibi olmamız gerekir. Bu nurani beşer ruhları beş mertebeden oluşur.

 1. Hisseden, duyan ruh: Bu ruh, duyuların getirdiklerini alır. Hayvani ruhun aslıdır, evvelidir. Bu ruhun özelliklerine bakıldığında, onun nurlarının gözlerdeki, kulaklardaki ve burundaki deliklerden çıktığını görürsünüz. Hissedici ruha bu dünya aleminde en güzel misal, kandil’dir.

 2. Hayali ruh: Bu ruh, duyuların getirdiği uyarıları kaydeder, gerektiğinde, üstündeki akli ruha sunmak üzere barındırır. Bu ruhun üç özelliği vardır:

a. Süfli-kesif alemin çamurundandır. Çünkü, hayal edilen şeyin bir mktarı, bir şekli ve kendine özgü ve sınırlı yönleri vardır. Yine, hayal edilen şeyin, hayal edenle, uzaklık ve yakınlık bakımından bir münasebeti vardır. Cisimlerin vasıflarıyla vasıflanmış kesif şeyin özelliklerinden biri de; yönlerle, miktarlarla ve uzaklık ve yakınlıkla vasıflanmaktan münezzeh olan akli nurlara perde oluşturmasıdır.

 

b. Bu kesif hayal saflaştığı, inceldiği ve zaptedildiği zaman, akli manalara koşut olur, onlardan parlayan nurların geçmesine perde oluşturmaz.

 

c. Akli bilgilerin zaptedilmesi, sarsılmaması ve kayıttan kurtulacak şekilde dağılmaması için önceleri hayali ruha gerçekten ihtiyaç vardır. Çünkü hayali misaller, akli bilgiler için toplanır.

Bu üç özelliğe, görülen nurlara nisbetle bu dünya aleminde camdan başka misal yoktur. Cam, aslında kesif, yani şeffaf olmayan, katı bir maddeden yapılmış olmakla birlikte; geçirdiği işlemle sonradan saflaşmış, saydamlaşmış ve lambanın ışığının geçmesine engel olmadığı gibi, tersine onu rüzgarın titreştirmesinden ve söndürmesinden koruyan bir hale gelmiştir. Böylelikle saydam cam, saflaşmış hayali ruha en uygun misaldir.

3. Akli ruh: Nurani beşer ruhlarının üçüncü mertebesi akli ruhtur. Bu ruh, his ve hayal dışında kalan ilahi ve şerefli manaları idrak eder. Dolayısıyla bu ruhun idrak ettiği şeyler zaruri, külli bilgilerdir. Bu bakımdan akli ruh, kendisinden ışık saçılan bir lamba gibidir. 

4. Fikri ruh: Nurani beşer ruhlarının dördüncü mertebesi fikri ruhtur. Bu ruh, akli bilgileri bir araya getirerek sentezler yapar ve son derece güzel bilgiler ortaya çıkarır. Sonra elde ettiği iki sonucu yeniden birleştirerek bir sonuç daha elde eder. Ve bu, sınırsız bir şekilde böyle sürüp gider. Böylelikle fikri ruhun şu özelliklere sahip olduğunu söyleyebiliriz:

a. Bir asıldan başlar,

b. Sonra, iki dala ayrılır,

c. Her dal da yine iki dala ayrılır ve böylece dallar akli bölüntülerle çoğalır gider. Daha sonra, başkasıyla sonuçlara ulaşır. Benzerine tohum olur. Çünkü biriyle diğerini aşılamak da mümkündür.

Bu bakımdan, bu dünyada bu ruha en uygun misal ağaçtır. Öte yandan bilgilerin artması, kalıcı olması ve süregitmesi için bu ağacın meyveleri olması icab eder; o halde, fikri ruhun başka ağaçlarla değil ama özellikle zeytin ağacıyla temsil edilmesi gerekir. Çünkü, zeytin ağacının meyvelerinin özü, lambanın yanmasını sağlayan yağdır, yani zeytin yağıdır.

Zeytinyağı, diğer yağlara göre daha fazla ışık verir. Meyvesi çok olan bir ağaca mübarek deniyorsa, meyvesinin sınırı olmayan ağaca mübarek ağaç denmesi daha yerindedir. Sırf akli fikirlerin dallarının; yönlere, yakınlığa ve uzaklığa nisbeti olmadığına göre, Güneş’in doğduğu yere de battığı yere de nisbeti yok demektir.

5. Mukaddes nebevi ruh: Nurani beşer ruhlarının beşinci ve son mertebesi mukaddes nebevi ruhtur. Bu ruh, peygamberlerle evliyaya özgüdür. Gayb parıltıları, ahiret hükümleri, göklerle yerin melekutundan bir parça, hatta akli ve fikri ruhların anlamaktan aciz kaldıkları bir kısım Rabbani bilgiler bu kutsal nebevi ruhta tecelli eder. Şura Suresi’nin 52. ayeti bu noktaya işaret etmektedir:

‘Böylece Biz sana emrimizden bir ruh indirdik. Bundan önce sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Lakin Biz, onu kullarımızdan dilediğimize hidayet edeceğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz sen dosdoğru bir yola hidayet etmektesin.’

Peygamberlerle evliyaya özgü olan bu mukaddes nebevi ruh, bir an gelir ki, parlaklığın ve saflığın zirvesine ulaşır. Bu anda düşünücü güç ikiye ayrılır:

a. Bilgilerin her türlüsüne dalabilmek için dışarıdan bir öğretme, tenbih ve yardıma muhtaç olan düşünücü güçler, ve;

 

b. Dışarıdan bir yardım olmadan sanki kendi kendine ilimlerin her türlüsüne dalabilecek şekilde saflığa ulaşanlar. 

İstidadı güçlü olan ve saflaşmanın son sınırına gelen ikinci kısım düşünücü ruha Ateş değmese de yanıp ışık verebilecek mertebeye yakındır!’ demek yerinde olacaktır. Çünkü veliler arasında, neredeyse peygamberlerin nuruna muhtaç olmadan nuru parlayabilecek kişiler vardır. Peygamberler arasında da, neredeyse meleklerin yardımına muhtaç olmayanları vardır.

***

İsmail Hakkı Bursevi Hazretleri, Kenz-i Mahfi (Gizli Hazine) adlı kitabında bu noktaya ışık tutmaktadır. İsmail Hakkı Bursevi Hazretleri, ‘Emrinden ruhu kullarından dilediğine indirir.’ (Kur’an: 40/15) ayetinde sözü edilen ruhun, vahiy anlamına geldiğini belirterek, bu vahyin evliyayı da kapsamına aldığını söyler. Ama örfen evliya (Allah dostları) ve enbiya (nebiler) arasında bir ayrıma gidilmiştir. Bunun nedeni, evliyaya gelen ilhamın özel bir mahiyet taşırken, enbiyaya gelen vahyin genel bir nitelik taşımasındandır. Bundan dolayı, peygamberlere gelene vahiy, evliyaya gelene ise ilham adı verilir. Ama evliyanın ilhamı, hakikatte vahiyden farklı bir nitelikte değildir. Çünkü ilham olundukları mana Kur’an sırrındandır. Kur’an sırları da, önemli olan söz değil mana olduğundan, Kur’an sayılır.

Aradaki ayrım, Kur’an ayetleriyle kudsi hadisler arasındaki ayrıma denk düşer. Kur’an, Hz. Peygambere nübüvveti yönünden hem söz hem de mana olarak inerken, kudsi hadisler Hz. Peygambere velayeti yönünden yalnızca mana olarak inmiştir. Allah’ın resulüne ilham ettiği veya uyku yoluyla anlattığı veya haber verdiği bu kudsi hadisler, Kur’an ayetlerinin tersine genel değil ama özel bir mahiyet taşıdıklarından, doğrudan Allah kelamı olsalar bile, Kur’an’da yer almamışlardır.

Bu nokta, Allah’ın kullarıyla Kendi Zatı arasındaki iki farklı muamelenin varlığına işaret eder. Bunlardan ilki arada bir aracı yoluyla, ki bu Cebrail’dir, gerçekleşir. Geneli kapsayan, Cebrail yoluyla gelendir. Aracı olmaksızın gelen ise özel bir mahiyet taşır.

Ama burada, anlaşılması gereken incelikli bir durum sözkonusudur. Denir ki, Hz. Peygamber vahyin inişi sırasında acele eder ve Cebrail’i geçerdi. Çünkü Cebrail’in gelişinden önce, inen ayet veya sureyi kalbinde hazır bulurdu. Bunun nedeni levh-ü kalbin, levh-ü zat olmasındandır. Cebrail, yani diğer deyişle levh-i mahfuz, zatın suretinden başka bir şey değildir. Böyle olunca, hakikatte Kur’an’ın, ilahi kelam olması yönüyle, indirilmiş olmasından söz edilemez. Kur’an’ın indirilmiş olmasından, ancak bir levhaya yazılması yönünden söz edilebilir. Ki, bu durumda bile, indirilmiş olan levhadır, yoksa Kur’an’ın kendisi değil. Ve işte levh-i mahfuz adı verilen bu nurani ve ruhani levhadır. Cebrail, levh-ü zatın sureti olarak emir ve nehiy mahalline iner. Hz. Peygamber Kur’an’ı doğrudan doğruya levh-ü zattan alıyor olduğu halde, bir aracı olarak yine de Cebrail’in gelişi yalnızca Hz. Peygamberi onurlandırmak içindir. Tıpkı bir sultanın, diğerine elçi ve çeşitli armağanlar yollaması ve ikramda bulunmak istediğinde seçkin birini göndermesi gibi...

İşte bu yüzdendir ki alemlerin kendisi için yaratılmış olduğu Muhammed’i çok sevmemiz ve ona elimizden geldiğince çok salavat getirmemiz gerekmektedir. İsmail Hakkı Bursevi Hazretleri bu konuda şöyle demektedir:

‘Niçin salavat getirilmesin; çünkü senin ruhun, ilk külli ruh olan akl-ı evvelden üflenmiştir.. Ki o, nebevi ruhtur.. Bu yönden, onun ruhuna ne kadar salavat getirirsen, kendi özünü o kadar ihya etmiş olursun..’

O halde, nur idrakten ibarettir ve sözü edilen nurani beşer ruhlarının mertebeleri de bir idrak durumundan ibarettir. Bunun tersi olan idraksizlik durumu ise Kur’an’da zulmet olarak tanımlanmıştır. Hidayet yolundan çevrilmiş olan batıldır, zulmettir. Çünkü zulmet, Hakk’a götürmediği gibi batıla da götürmez. İmanı olmayanların akılları tersine döner. Diğer idrakleri de böyledir. Dalalete düşmelerine yardımcı olur. Kur’an’da imanı olmayanların amellerine ilişkin olarak şu misalleri getirmektedir:

‘Yahut, imanı olmayanların ameli, öyle derin bir denizdeki karanlıklar gibidir ki, o denizi bir dalga kaplayıp bürümektedir. Bunun üstünde bir dalga, onun üstünde de bir bulut. Sözün kısası, birbiri üzerine yığılmış  tabaka tabaka karanlıklar... Hani oraya düşen bir kimse elini çıkardığı vakit hemen hemen bunu bile göremez. Allah kime nur vermemişse artık onun için bir ışık yoktur.’ (Nur Suresi: 40)

Bu misaldeki dalgalı deniz; kişiyi hayvanlık derecesine indiren, hissi zevklerin ve dünyevi ihtiyaçların  tatmin edilmesi ve yerine getirilmesiyle meşgul eden, hatta hayvanlar gibi yiyip-içip eğlenmelerine sebep olan şehevi arzularla iştiyakların dalgasıdır. Oysa ki ateş, bu hayvan gibi yiyip içenlerin mekanıdır. O halde, bu ilk dalga karanlık olmak durumundadır, çünkü bir şeyi sevmek insanı kör ve sağır kılar.

İkinci dalga; öfke, düşmanlık, kin, kıskançlık, övünme gibi kötü huylara sebep olan vahşet sıfatları dalgasıdır. Bu dalga da karanlıktır, çünkü öfke, aklın bilincini yitirmesine neden olur, onu yok eder.

Yine bu ikinci dalga en yüksek dalga olmak durumundadır. Çünkü öfke, çoğunlukla şehvetleri ve diğer iştiyakları bastırır. Öfke kabardığı zaman iştiyakları ve zevkleri unutturur. Şehvet, kabarmış öfkeye asla karşı koyamaz.

Dalgalar üstündeki buluta gelince, bu da, kötü itikatlarla, yalancı zanlar ve bozucu hayallerdir. Bunlar imanı olmayan ile iman arasında; hakkı bilmek, Kur’an güneşinin nuru ile aydınlanmak ve akıl arasında birer perde olurlar. Çünkü bulutun özelliği güneş ışığına perde olmaktır.

Bütün bunlar karanlık oldukları için, biri diğeri üzerinde karanlıklardır. Bu karanlıklar, uzaktaki eşya şöyle dursun, yakındakileri bile perdeler, onlara nur gelmesine engel olur. İşte bunun içindir ki, iman sahibi olmayanlar, Hz. Muhammed’in hallerinin harikuladeliklerini görememişler, kendi aralarında ve yanıbaşlarında zuhur etmiş olmasına rağmen, perdelendikleri  için az bir düşünce ile onun hak peygamber olduğunu anlayamamışlardır.

Ehlullaha karşı durumları da bundan başka değildir.

***

Ve Azizüddin Nesefi Hazretleri, bütün bu anlatılanlara ilişkin olarak bizlere şu şekilde öğüt vermektedir:

"Ey derviş! Bu okyanusa, bu sınırsız, sonsuz nura ulaşmak, bu nuru görmek ve bu şirkten kurtulmak için bu nurla aleme bakman gerekir. Hulûl ve ittihad batıl olur, itiraz ve inkar ortadan kalkar, dünyadaki insanlarla aranda barış oluşur. Çünkü bu nura ulaşıp da bu nuru görürsen, alemde kavimleri oluşturanın, mevcudatın sahibinin O olduğunu görürsün. Yaratıklardan hiçbir zerre yoktur ki, Allah Zatı’yla onunla birlikte olmasın, onu ihata etmiş olmasın, ondan haberi bulunmasın. Bütün mevcudat O’nun azameti karşısında damla ile deniz gibidir. Belki de damladan daha küçüktür. Çünkü bütün mevcudat sonlu, O’nun Zatı ise sonsuzdur. Sınırlı olanla sınırsız olan arasında hiçbir münasebet kurulamaz. Mevcudattaki tüm fertler O’nun sıfatlarının mazharlarıdır. O’nun sıfatları bunların tümünde zahir olmuştur. Şu halde bir şeye yönelen kimse, bilmese de O’na yönelmiştir. Kim neye taparsa tapsın, haberi olmasa da O’na tapar.

Ey derviş! Bu sınırsız, sonsuz nura ulaşmak, bu uçsuz bucaksız engin denizi görmek son derece güç bir iştir. Gayet yüksek bir makamdır. Çok riyazet ve mücahedede bulunmak gerekir. Bu makamın yüz göstermesi için yıllar yılı mücahedede sebat etmek lazımdır. Zamane ehlinin âdeti olduğu gibi birkaç gün riyazette bulunup, birkaç gün bulunmayarak işinin başına gitmekle olmaz. Böyle bir riyazetle bir işin faydası olmadığı gibi, bir şey de açılamaz.

Ey derviş! Eğer bir iş için himmetin varsa, bir iş yapacaksan, önce dünya ile ilgili olan her şeyi terkedip putları kırman gerekir. Bir yön ve kıblen olmalı. Gönül feragati elde etmen lazımdır. Sonra bir arifin sohbetinde yıllarca riyazet ve mücahadeye devam etmen gerekir ki, temiz ve saf olan aynayı içindeki görüntüden ayırdıkları gibi, bedenindeki billur aynan da pak ve saf olsun. Şeffaf ve yansıtır hale gelsin. Beden aynan riyazet ateşiyle pak ve saf olmalıdır. İşte bu iş bu makamın başlangıcıdır. O zaman mücahede cilalamasıyla gönül aynan billur gibi parlak ve aydınlık olur. Allah’ın nuru peyda olur. Bu da bu makamın sonudur. Allah’ın nuru belirince salik, Allah’ın her şeyle birlikte olduğunu, Allah’ın mevcudatta, Zatı’yla kendisiyle beraber olmadığı, onu kuşatmadığı, ondan haberdar olmadığı hiçbir zerrenin bulunmadığını kesin olarak anlar.

Bil ki bu nur hakkında haber veren kimse, bu nurun vechinden haber vermiştir. Hiç kimsenin bu nurun zatından haberi yoktur. Zira bu nurun zatından haber verilemez.

Ey derviş! Sade ve nakışsız olan mutlak varlıktan biri nasıl haber verir ve onu nasıl tarif eder? Bağımlı ve kayıtlı varlıktan haber verilebilir. Mutlak varlıktan ancak şu şekilde haber verilebilir: O, başı-sonu, haddi-nihayeti olmayan, benzeri bulunmayan bir nurdur.

Ey derviş! Büyüğü, küçüğü aziz tut ki, büyük ve küçük seni aziz tutsun. Dost ve düşmana alçakgönüllü ol ki dost daha dost olsun, düşman daha düşman olmasın. Belki o düşman dost olur. Has kişinin âdetine göre dostluk ve muhabbet ne kadar fazlalaşırsa edeb ve koruması da fazlalaşır. Avamın âdetine göre dostluk ve muhabbet ne kadar fazlalaşırsa, edeb ve koruması o kadar azalır. Bu âdet kötüdür. Çünkü dostluğun düşmanlığa dönüştüğü bir yere gelir.

Ey derviş! Herkese tahammül etmek, herkese karşı alçakgönüllü olmak, herkese saygı duymak ve şefkatli olmak peygamber ve velilerin ahlakıdır.

Ey derviş! Zahirini başkalarına benzet, başkalarının yaşadıkları gibi sen de yaşa. Çünkü velilerin sîreti ve kubbesi budur. Hepsi bu kubbenin altındadır. Ey derviş! Senin Allah ile bir muamelen varsa, bu gönül halleridir. Kimsenin ondan haberi yoktur. İlerleme ve yükselme içle ilgilidir. Senin diğerlerinden imtiyazın içledir, dışla değil. Hilekarların başkalarıyla imtiyazı ise dışladır, içle değil.

Ey derviş! Kendini halkın arasında parmakla gösterilir olarak tanıtan, şeyh ve zahid olarak gösteren kimsenin Allah’tan haberi olmadığını bil. Ancak peygamberler için zarurettir. İsteseler de istemeseler de halk arasında parmakla gösterilirler. Alimler için zorunludur. Ama veli ve arifler için zorunlu değildir. Onların işine göre susamışa ulaşırlarsa su verirler. Kubbe altında bulunur ve bakarlar. Bu gruptan başka kim kendisini halkın parmakla gösterileni olarak tanıtırsa, bil ki ne velidir, ne de arif. Mal ve mevki düşkünüdür. Bu yolla dünyayı elde edebilir. O, dünya ehli gibi olmaz. Çünkü dünya ehli, dünyanın zaruretinden dolayı dünyalık elde ederler. Bunlar münafık olup, insanların en kötüleridir. Alemlerin Rabbi olan Allah’a şükürler olsun."

 

Bu metin,

İmam Gazzali'nin Nurlar Risalesi,

İsmail Hakkı Bursevi'nin Kenz-i Mahfi

ve Azizüddin Nesefi 'nin İnsan-ı Kamil adlı eserlerinden

derlenmiştir.