Tenzih ve Teşbih
Muhyiddin ibn Arabi

 

 

Hakk’ın Zatı’nın herhangi bir sıfatla bir araya gelmesi (içtima) imkansızdır, çünkü mümkün şeyi nitelendiren her sıfatın varoluşu, sıfatlandığı şeyin ortadan kalkmasıyla ortadan kalkar, veya mümkün şey kalırken, sıfatı ortadan kalkar... Ama Vacibü’l Vücud, Kendine yönelik olarak olma imkanı olan veya olmayan bir şeyi kabul edemez. Çünkü O, vasıflandırmanın hakikati yönünden, bu şeyle nitelendirilemez, olsa olsa lafzi bir ortaklaşalıktan söz edilebilir. Tanım ve hakikatin ortaklaşalığı diye bir şey sözkonusu olmadığından hiçbir tanım Hakk’ın sıfatıyla kulun sıfatını hiçbir surette birleştiremez...

Böylelikle, “Allah Bilen’dir,” dediğimizde bunu, geçici olarak yaratılmış mümkün şeye atfettiğimiz bilgi’nin tanımı ve hakikatine göre anlamlandıramıyoruz. Çünkü Allah’a bilgi atfedilmesi, mahlukata bilgi atfedilmesinden farklıdır. Eğer kadîm bilgi, hâdis bilgiyle özdeş olsaydı, bir tek ve temel tanım iki tanımı bir araya getirirdi. Bu durumda, biri için mümkün olan diğeri için imkansız olurdu. Ama durumun böyle olmadığını gördük.

TENZİH

Tenzih, Hakk’ı hâdis şeylerin sıfatlarıyla hiçbir bağıntısı olmadığı şeklinde vasıflandırmaktır. Allah’ı kendi akılyürütmesiyle bilen kişi, O’nunla kendi arasına belli bir mesafe koyarak O’na nazar eder ki, bu da münezzeh kılmayı gerektirir. Böylece kendini bir yana ve Hakk’ı öte yana koyar ve O’na “uzak bir yer”den seslenir.

Bazı aklî yetiler, kendi gereçleri olan yetiler [yani düşünme ve tefekkür] nedeniyle işgüzardır. Bu işgüzar tabiat onları, Şeriat Allah’ın Zatı üzerine düşünmeyi yasakladığı halde, Allah’ın Zatı’na ilişkin aklî tefekküre sevkeder. Böylesi bir aklî yeti Zat’ı düşünmeden edemez ve böylelikle haddini aşar ve yanlışa düşer. Varsaydığı şeyleri kanıt olarak ortaya koyar, yani Allah’ın şöyle şöyle olamayacağını, şöyle bir halde bulunamayacağını ileri sürer. Akıl hâdis şeylere atfedilen ne varsa onlardan Zat’ı berî tutarak, O’nunla şeyler arasında bir mesafe koyar. Böyle yaparak Zat’ı kısıtlar ve O’nun kayıtlı olduğunu düşünür.

Ululama, “onların vasıflandırmalarının ötesinde izzet sahibi olan Rabb’i (Kur’an, 37/180) tenzih etmektir. “İzzet” (Erişilemezlik) O’na ilişkin gerçek bilgiye ulaşılamamasını gerektirir.

 Ululama, tenzih etmedir. Bu, varlıksal (subutî) bir nitelik yoluyla edilen bir sena değildir. O’na, Kendine layık olandan başka bir şekilde sena edilemez. Ama O’na ait olanların hiçbir şeyle ortak bir yanı yoktur. Ancak Adları yoluyla O’na sena edilebilir, ama bizce bilinen Adları’ndan herbiri kul tarafından kendi kişisel vasfı olarak addedilir, ve bununla kul, kendine uygun düştüğü ölçüde nitelenmiş olur. [Böylelikle Allah’ın tek Zatı’na layık hiçbir ad yoktur.]

Allah’a alem içerisinde layıkıyla sena edilmesi mümkün olmadığından, ululamayı bütün şeyler yoluyla Kendi senası haline getirmiştir. İşte bu nedenle “hamdederek O’nu ulular” (Kur’an, 13/13; 17/44) diyerek “hamd”ı ululama olarak niteler ve “hamd” O’na layık bir senadır, biricik ululamadır. Çünkü Allah şöyle der: “Onların vasıflandırmalarının ötesinde izzet sahibi olan Rabb, münezzehtir” (Kur’an, 37/180).

Allah’ın alemi koruması, hâdis şeylerin, O’nun kendilerine ait iftikardan münezzeh olduğunu beyan ederek kendi dilleriyle O’na ettikleri sena sürebilsin diyedir. Alemi, ona yönelik ihtimamından, ne de inayetinden dolayı korumaz, yalnızca Kendi meclasının mahalli olduğu için, yani Kendi Adları’nın hükümleri tezahür edebilsin diye korur.

Bir kimse Allah’ın münezzeh olduğunu beyan ettiğinde, bu beyanı kendi mertebesine göre ölçülür, çünkü ancak kendini bildiği için, Yaratıcısı’nı (Halîk) kendi yönünden tenzih eder.

Allah’ın tenzih edilmesi, alemlerin çeşitliliğine göre ve her bilen’in, Hakk’ı kendine ilişkin bilgisi ölçüsünde tenzih etmesine göre çeşitlilik gösterir. Allah’ın kendine ait her şeyden münezzeh olduğunu beyan eder, çünkü kendine olan her şey hâdistir. Hal böyle olunca, kendine ait hâdis niteliklerden Hakk’ı tenzih eder. İşte bu yüzden, Hakk’ın tenzihi, tenzih edenlerin çeşitliliği ölçüsünde çeşitlilik gösterir. Örneğin bir araz şöyle der: “Zuhur edeceği mahal karşısında Varlığı’nda yoksul olmayan münezzehtir!” Bir cevher şöyle der: “Bir varlık ihsan edici karşısında Varlığı’nda yoksul olmayan münezzehtir!” Maddî bir cisim şöyle der: “Uzuvlar karşısında Varlığı’nda yoksul olmayan münezzehtir!” Böylece, tenzih etmek kendi temel kategorilerine göre sınıflandırılmıştır, çünkü cevher, cisim veya araz olmayan hiçbir şey yoktur. O halde herbir türden yaratık, özgül olarak, diğer türlerin sahip olmadığı belli şeylere sahiptir, böylece kendi makamındaki sıfatlara göre Allah’ı yüceltir. Ama İnsan-ı Kamil Allah’ı alemdeki bütün yüceltmelerle yüceltir.

TEŞBİH

Gerçek aşık, sevdiğinin sıfatlarıyla sıfatlanan kimsedir, yoksa sevdiğini kendi sıfatlarına indiren kimse değildir. Görmez misin ki, Hak bizi sevdiğinde gizli cömertliğinde bize tenezzül etmiştir ve bunu bizimle münasebeti olan bir yolla yapar ve yine de O’nun yüceliği ve büyüklüğü münezzeh tutulur. Allah; 1) O’nun evine O’nun tarafından kuşatılmak için geldiğimizde bizi sevinçle karşılamaya tenezzül etmiştir; 2) pişmanlığımıza ve O’ndan yüz çevirdikten sonra O’na dönüşümüze sevinç göstererek tenezzül etmiştir; 3) genç birinin duyumsal isteklerinin denetimi altına girmesi beklenirken, duyumsal isteklerinden arınması karşısında, bu başarıyı ona yine Kendisi vermiş olmasına rağmen, hayranlık duyarak tenezzül etmiştir; 4) açlığımızda, susuzluğumuzda ve hastalığımızda bize yardımcı olarak ve Kendini bizim menzillerimize yerleştirerek tenezzül etmiştir. Kullarından biri aç olduğunda, O diğerlerine şöyle der: “Açtım, ama siz Beni doyurmadınız.” Diğer kullarına da şöyle der: “Hastaydım, ama Beni ziyaret etmediniz.” Kulları Kendisine bunun hakkında sorduklarında şöyle der: “Hakikaten falanca hastaydı; eğer onu ziyaret etmiş olsaydınız, Beni onunla birlikte bulacaktınız. Falanca açtı; eğer onu doyurmuş olsaydınız, Beni onunla birlikte bulacaktınız.” Bu, Allah bize tenezzül ettiğinde aşk’ın meyvelerinden biridir.

Bugünlerde dostlarımız Allah hakkında tahdit koymaksızın konuşamamaktan dolayı büyük sıkıntı çekiyorlar, çünkü uygun olan Allah hakkında tahdit koymaksızın konuşmaktır ve peygamberler de Allah hakkında bu şekilde, yani tahdit koymaksızın konuşmuşlardır. Onları, vahyedilmiş kitaplar ve peygamberler tarafından Allah’a hamledilmiş olan şeyleri Allah’a hamletmekten alıkoyan, fakihlerin ve onları dinleyen yöneticilerin adaletten yoksun oluşlarıdır. Bu kimseler, Allah hakkında peygamberlerin söylediklerine benzer sözler söyleyenlerin “kafir” olduğuna hükmetmekte aceleci davranıyorlar. Allah’ın sözlerini terketmişlerdir ve O şöyle demektedir: “Allah’ın Elçisi’nde sizler için güzel bir örnek vardır” (Kur’an, 33/21). Allah, resuller ve nebiler hakkında Hz. Peygamber’e şöyle demektedir: “Onlar Allah’ın hidayet ettiği kimselerdir, onların yoluna uy” (Kur’an, 6/90).

Ama fakihler, yalan iddialarda bulunanlar yüzünden bu kapıya kilit vurmuşlardır. İyi de yapmışlardır! Sadık kullar, böyle olunca herhangi bir zarar görmezler, çünkü böyle şeylerin konuşulması ve ifade edilmesi olmazsa olmaz değildir. Allah’ın Elçisi’nden gelmiş olan bu türden şeyler onlar için yeterlidir, böylece taaccüb, sevinme, gülme, sevinçle karşılama, tenezzül, müşahade, aşk ve şevk gibi şeyleri anarlar ve bunlarla mutlu olurlar. Ama bir veli bunları ve benzeri şeyleri kendine göre ifade edecek olsaydı, kafir olduğu söylenir ve hatta belki de öldürülürdü.

Zahir ulemasının çoğu zevk ve şurb yoluyla elde edilen bu bilgiden yoksundurlar. Böyle olunca, duydukları hasedden dolayı, ariflerdeki böylesi şeyleri inkar ederler. Eğer böylesi şeyleri Allah’a hamletmek imkansız olsaydı ne Allah’ın Kendisi, ne de peygamberler bunları O’na hamletmezlerdi. Ama bu kimselerin hasedi, Allah’ın Kitabı’nı inkar ettiklerini ve Allah’ın rahmetinin bazı kullarına inmesini menettiklerini görmekten alıkoyuyor. Avamın çoğu, bu inkarda fakihleri izlemekte ve onları taklit etmektedir. Hayır! Tersine, Allah’a şükürler olsun, avamın az bir kısmı böyledir.

Sultanlara gelince, onların çoğu, zihinlerini meşgul eden şeyler nedeniyle, bu hakikatlerin müşahadesine ulaşamamışlardır. Böyle olunca, zahir ulemasını himaye ederler. Sultanlardan pek azı zahir ulemasının yaptıklarından kuşku duyar, çünkü bu sultanlar sözkonusu otoritelerin kendilerini bu dünyanın üç kuruşluk nimetlerine, makam ve yöneticilik sevdasına ve sultanların (Şeriat tarafından) haram kılınmış isteklerini kitabına uydurmaya adamış olduklarını görürler. Böylece, Allah’ı bilenler acz ve tahdit zilletinde kalırlar, tıpkı halkın yalancılıkla itham ettiği ve hiçbirinin inanmadığı bir peygamber gibi.

Eş’ariler’in lafzî ortaklaşalık hakkında yaptığı hata şaşkınlık vericidir. İki şeyi teşbih etmek, ancak dildeki “gibi” sözcüğüyle yapılabiliyor olduğu halde, nasıl oluyor da lafzî ortaklaşalığın bir teşbih olduğunu söyleyebiliyorlar? Ama bunu, bir teşbih beyanına dönüştürmüş oldukları herhangi bir ayet ve hadiste bulmak zordur.

Eş’ariler, tevil yoluyla teşbih etmeyi bir kenara atabileceklerini sandılar, ama ondan kendilerini kurtaramadılar. Yalnızca cisimlerle teşbih etmekten, hâdis manalarla teşbih etmeye geçmişlerdir, ki bunlar hem hakikatte hem de tanımda kadîm sıfatlardan farklıdır. Hal böyle olunca, Allah’ı hâdis şeylerle teşbih etmenin ötesine hiçbir zaman geçememişlerdir.

Örneğin, eğer onların görüşünü benimsemiş olsaydık, “yerleşmek” (istikrar) anlamına gelen “oturma” (istiva)’dan “bir şeyin efendisi olmak” anlamına gelen “oturma” (istiva)’ya sapmış olurduk. Onlar, “Rahman Arş’a oturdu,” (Kur’an, 20/5) mealindeki ayeti tevil ederken bu şekilde sapmışlardır. Yanlışa düştükleri aşikardır, çünkü “Arş” oturmayla ilişkili olarak zikredilmiştir. “Bir şeyin efendisi olma”nın anlamı, oturulan yere yapılan göndermeyle hükümsüz hale gelir ve onu, yerleşmekten başka bir anlama çekmek imkansızdır.

Denebilirdi ki, örneğin: Teşbih etme, “oturma” yoluyla ortaya çıkar, ve oturma bir manadır, ama birinin üzerine oturduğu şey yoluyla değil, ki bu bir cisimdir. Oturma akledilebilir, manevî bir hakikattir ve bu hakikat her zata, o zatın sağladığı hakikate göre atfedilebilir. “Oturma”yı zahir anlamından uzaklaştırmaya gerek yoktur.

Allah, nurdur ve Kur’an’da O’nun hakkında şöyle denmiştir: “O’nun benzeri yoktur” (Kur’an, 42/11). Böyle olunca, O teşbih kabul etmez, çünkü O’nun sıfatları yoktur. Sıfatı olanlar teşbih kabul ederler, çünkü sıfatlar, haznelerinde kendilerine verilmiş olan ve kendileriyle vasıflandırılan hakikatle uygunluk içerisinde değişime uğrarlar. Örneğin, Hak; bilgi, duyma, görme, kudret, irade, kelam ve diğer sıfatlarla nitelenir; aynı şekilde mahlukat da bunlarla nitelenir. Ama, açıktır ki, bunların mahlukata atfedilmesi, Yaratıcı’ya atfedilmesine denk değildir. Dahası, bunların bir insana veya bir meleğe atfedilmesi, her ikisi de mahluk olduğu halde, farklıdır.

Hakk’ın kendini vasıflandırdığı kimi sıfatlar vardır ki, zahir uleması bunların müteşabih ayetler olduğunu farzederler, [ve yine farzederler ki] bunlar kullara rahmetten kaynaklanan ilahî bir nüzuldür, ilahî bir lütuftur. Bize göre, kul sözkonusu olduğunda mecazî olan doğru vasıflandırmalardır, tıpkı kulun kendi özelliği olduğunu varsaydığı diğer adlar gibi. Çünkü O, “Kandıranların En İyisi’dir.” (Kur’an; 3/54, 8/30). Ve Allah, kendini hâdis şeylerle vasıflandırmazken, kulları arasındaki alaycılarla öyle bir alay ve kandırmayla alay eder ki, bu O’na ait olduğu halde, onlar bunun nereden olduğunu bilmezler. Böylelikle bu, sözkonusu vasıfların kökte Allah’a ait olduğunu gösterir; bunlar, her yönüyle Allah’ın suretinde yaratılmadıkça kulda tezahür etmezler.

Arifler bütün bunları bilirler. O’nun şu sözlerini de görmüşlerdir: “Bütün işler O’na döner” (Kur’an, 11/123). Kevnî şeylerde zuhur eden ve zahir ulemasının hakikaten kula ait olduğuna inandığı vasıflar Allah’a dönen işlerdendir. Böyle olunca, bunların hepsini Allah’a havale etmişlerdir.

TENZİH VE TEŞBİHİN BİRLEŞTİRİLMESİ

Aklî yeti, marifetin yarısını, yani tenzih etmeyi ve Allah’ı özelliklerin çokluğundan nefyetmeyi oluşturur. Ama Şeriat Getiren Hz. Peygamber, aklî yetinin kanıtlarının O’ndan nefyettiği şeyleri, tersine, tasdik eden ve aklî yetinin O’ndan mahrum kıldığı şeyleri yerli yerine oturtan, Allah’a ilişkin haberler getirmiştir. Hz. Peygamber, aklî yetiler hayrete düşedursun, Allah’a yakışan kemalat nedeniyle bu her iki şeyi de getirmiştir. Bu, Uluhiyyet’in kemalatıdır.

His ve hayal yetileri, zatlarından dolayı, kendilerine varlık kazandıran Allah’ı görmek isterler. Öte yandan aklî yetiler, zatlarından ve (değilleme, olumlama, gereklilik ve imkansızlık gibi) kanıtlarından dolayı, kendilerine varlık kazandıran Allah’ı bilmek isterler.

Hal böyle olunca Allah, hislere ve hayale, aklî yetilerce sağlanan kanıtlar tarafından ihdas edilen tecritle hitap eder. Aklî yetiler dinler ve hayrete düşerler. Şöyle derler: “Bizde bundan bir şey yok.” Böylece Allah, aklî yetilerin, hislerin ve hayalin algıladıklarının ötesinde yücedir.

Allah’ın celalini farkeden selim aklî yetiler hayrete düşerler. Ama tevil ehli hayrete düşmez, ne de yoruma dalmış olduklarından hedeflerini vurabilirler. Öğretiye uysalar bile, Kıyamet Günü hesap verecekleri şey hakkında yasaklanmış bir iş yapmışlardır — onlar ve Allah’ın Zatı hakkında konuşan herkes, Allah’ın Kendine atfettiği şeylerden münezzeh olduğunu beyan eder ve kendi aklî yetisini imanına ve kendi aklî kurgulamasının hükümlerini Rabbi’ne ilişkin öğretiye tercih eder. Allah bilir ki, Kendisi aklî yetinin içerisine hem Hak tarafından hem de fikretme yetisi tarafından verilen yoluyla kabulü yerleştirmiştir. Çok iyi bilir ki, Kendisi fikretme yetisine, varolan şeyler içerisinde özgür tasarruf ve bunlar üzerinde hakimiyet vermiştir. Bilir ki, fikretme yetisi kendisine varlık kazandıran Allah’ın Zatı üzerine tefekkür etmekle aklî yeti üzerinde hakimiyet kurmak durumundadır. Bundan dolayı Allah, bu yönden aklî yetiye merhamet etmiştir, çünkü Allah aklî yetiye Kur’an’da şu şekilde hitap etmiştir: “Allah sizi Kendisi’nden sakındırır ve O, kullarına karşı şefkatlidir” (Kur’an, 3/30). Şöyle der: Size duyduğumuz merhamet ve şefkatten dolayı, yalnızca Allah’ın Zatı’nı aklî olarak mütalaa etmekten sakındırır; biliyoruz ki, fikretme yetisi aklî yetiye, peygamberlerin dilleriyle tasdik ettikleri sıfatları değillemesini söyler. Böylece, bu sıfatları kendi kanıtlarıyla inkar eden insanlar imanlarından olurlar ve nihayetsiz bir zillete düşerler.

Sonra Allah, Resulüne Allah’ın Zatı üzerine düşünmeyi yasaklamıştır. Ama Kelamcılar, Allah’ın Zatı üzerine konuşmaya başladılar ve birbirinden farklı öğretiler ortaya koydular. Herbiri kendi aklî kurgulamasının gerektirdiği şekilde konuştu. Biri, diğerinin açıktan açığa inkar ettiği şeyi tasdik etti. Kendi mütalaaları itibariyle Allah’ın Zatı’na ilişkin olarak tek bir şey üzerine bile anlaşamadılar ve Allah, merhametinden dolayı yasaklamış olduğu halde, Allah’ın Zatı üzerine konuşarak Allah’a ve Resulü’ne itaatsizlik ettiler. Allah’ın rahmetinden ümit kestiler, “Böylece dünya hayatında, çalışmaları boşa gitmiştir, oysa onlar, güzel iş yaptıklarını sanıyorlardı” (Kur’an, 18/104).

Bazıları O’nun bir sebep olduğunu, bazılarıysa O’nun bir sebep olmadığını söylemişlerdir. Kimilerine göreyse, “Hakk’ın Zatı bir cevher, bir araz veya bir cisim değildir; tersine O’nun Varlığı, O’nun mahiyetiyle özdeştir ve on kategoriden hiçbirine denk düşmez.” İşte bu hal içerisinde devam edip giderler, ve durumları şu sözdeki gibi olur: “Öğütüldüğünü duyuyorum, ama unu göremiyorum.”

Şeriat geldiğinde, aklî yetilerce kanıtlanmış herşeyle çelişti. [Allah’ın] gelişinden, tenezzülden, oturmasından, sevinmesinden, gülmesinden, elinden, ayağından ve sahih hadislerde aktarılmış olan, hâdis şeylerin bütün sıfatlarından sözetmiştir. Sonra, bu sıfatlar tasdik edilse bile, şunu getirmiştir: “O’nun benzeri yoktur” (Kur’an, 42/11). Eğer bunlar, aklî yetinin işaret ettiği gibi imkansız olsaydı, Allah Kendini bunlarla vasıflandırmazdı, ve gerçek mesaj yalan olurdu. Ama Allah, “açıklığa kavuşturabilmeleri için, peygamberleri kendi kavimlerinin dili üzerine göndermiştir.” Hz. Peygamber, mesajı açıklığa kavuşturmuş, iletmiş ve mesajı iletmiş olduğu konusunda ümmeti önünde Allah’ın şahadetine başvurmuştur.

Böylece “O’nun benzeri yoktur”dan dolayı sıfatın kesin doğası hakkında cehalet içerisindeyiz. Neyin akledilebilir olduğunu vahiyden anlıyoruz ve bu akledilebilir olan şeyin de sözcükler ne için icad edildiyse ona göre tek olduğunu anlıyoruz. Ama sıfatlar, sıfatlandırmanın yapıldığı nesnenin çeşitliliği ölçüsünde çeşitlilik gösterirler, yine de hakikatler değişmediği için bunların hakikatleri değişmeden kalır. Durum böyle olunca, her kim bu sözcüklerde ve bu manalarda durursa ve Hakk’ı sıfatlandırmanın bilgisine sahip olmadığını kabul ederse, bu kimse alimdir ve iman sahibidir. Ama her kim bunları cisimlendirme dışında özgül bir şekilde kullanarak atfederse, bu kimse iman sahibi olmadığı gibi alim de değildir.

Eğer Allah’ın Zatı’nı aklî olarak düşünen bu kimse adil olsaydı, Allah’ın Zatı’nı düşünmezdi ve Allah’tan gelmiş olanlara iman ederdi, çünkü tebliğ edici -Peygamber- hakikati söylemiştir. Bu bölümde, beni Allah’ın Zatı’ndan aklî yetinin öne sürdüğü kanıtlar doğrultusunda söz etmekten alıkoyan budur. Bunun yerine, bu şeylerin bilgisi için, nakledilmiş kaynaklardan gelenlere döndük. Aynı zamanda, sıfatta teşbihi (benzerlik) değilliyoruz ve Bilinmez Zat’ın vasfedildiği vahyolunmuş sıfatların hakikatinin doğru bilgisine sahip olduğumuz iddiasında bulunmaktan geri duruyoruz.

Bizim öğütleyeceğimiz budur. Söylemiş olduklarımızı anla! Şeriat’ın getirdiği sınırlar içerisinde kal ki, kurtulasın. Çünkü Allah’ı en iyi bilen yine Kendisi’dir ve O sözünde en çok durandır. O bize Kendisi’nin nasıl olduğunu öğretmiştir: “O’ndan başka ilah yoktur ve O İzzet sahibidir, Hakîm’dir” (Kur’an, 3/6), “onların vasıflandırmalarının ötesinde İzzet sahibi olan Rabb, münezzehtir” (Kur’an, 37/180).

Hak, Kendini aklî kanıtların tenzih ettiği şeylerle vasıflandırmıştır. Böyle olunca bu şeyler ancak iman ve teslimiyet yoluyla aklî kurgulamaya uygun şekilde tevil yoluyla kabul edilebilir. Aklın tavrı ötesindeki ilahî yetiye sahip olan Keşf Ehli, tıpkı avamın anladığı gibi bunu anlar. Allah’ın “O’nun benzeri yoktur” yoluyla münezzeh olsa bile, niçin bu vasıflandırmayı kabul ettiğini bilir. Ama, bu aklî yetinin kendi düşünceleriyle algılayabileceklerinin ötesine uzanır. Böylece avam teşbih etme makamında kalır, Keşf ehli hem teşbih eder hem de tenzih eder, akılcı düşünürler yalnızca tenzih ederler. Böylelikle Allah kendi seçkin kulları yoluyla iki yanı birleştirir.

Felsefeciler Allah’a, güç yettiği ölçüde benzer olmaktan söz etmişlerdir. Ama bu önermeyi tetkik ettiğinizde, bu sözü söyleyen kişinin cehaleti ortaya çıkar, çünkü “benzer hale gelmek” diye bir şey olamaz. Eğer bir sıfat bir kimsede varsa, bu sıfat sözkonusu kişiye aittir ve bu kimse o sıfatın kendinde bulunma istidadına sahiptir. Böyle olunca, onu gerektiren, kendi zatının istidadıdır. Hiç kimse bir diğerine benzemez; tersine, sıfat her ikisinde de bulunur, tıpkı diğerlerinde de bulunduğu gibi. Burada insanları perdeleyen şey, suretin tek olması gerçeğidir. Önceki şeydeki sıfatı gördüklerinde, onu bir sonraki şeyde de görürler ve sonraki şeyin suret olarak önceki şeyin benzeri olduğunu söylerler. Onun sonraki şeydeki hakikatının, onun önceki şeydeki hakikatı olduğunu bilmezler. Eğer onların dediği gibi olsaydı, ubudiyyet (kulluk)  Rububiyyet karşısında büzüşüp kalırdı ve hakikatler hükümsüz kalırdı. Böylelikle, kul ancak kendi sahip olduklarıyla donanır. Ve Hak ancak, ister tenzihî sıfatlar ister teşbihî sıfatlar olsun, sahip olduğu şeylerle tezahür eder. Bütün bunlar O’na aittir. Böyle olmasaydı sahip olduğu şeklinde Kendini vasıflandırdığı herşey yalan olurdu. Ama Allah [yalan söylemekten yana] yücedir! O, izzet, kibriya, zorlayıcılık, heybet ve benzersizlik yönünden Kendini nasıl vasıflandırmışsa öyledir; ve Kendini, unutma, kandırma, hile yapma, aldatma, sevinme, şahit olma ve saireyle nasıl vasıflandırmışsa yine öyledir. Bütün bunlar Allah’ın kemalâtının sıfatlarıdır. O, Kendi Zatı’nın gerektirdiği şekilde vasıflanır, siz de kendi zatınızın gerektirdiği şekilde vasıflanırsınız.

Ayn tektir, özellikler çeşitlidir:
Kul hizmet eder, Rahman hizmet edilendir.

Allah’ın alemi yaratmış olması, ancak, alem O’nu bilebilsin diyedir. Ama alem hâdistir, böylelikle onun içerisinde hâdis olmayan bir şey barınamaz. Marifetin alem içerisinde bulunması ya Allah’ın bilgilendirmesi yoluyladır, ya da kendi yarattığı ve onunla, ancak belli bir yönden de olsa, marifete ulaşılabilen yeti [yani düşünme] yoluyladır. Allah’ı bu yeti yoluyla tenzih eden kişi O’nu bilir hale gelmiştir ve Allah’ı teşbih eden kişiye “kafir” der. Allah’ı bu yeti yoluyla teşbih eden kişi Allah’ı bilir hale gelmiştir ve Allah’ı tenzih eden kişiyi ya cahil ya da kafir olarak görür. Ama Allah’ı ilahî bilgilendirilme yoluyla bilir hale gelen kişi, tenzih ve teşbihi birleştirir. Allah’ı tenzih edilmesi gereken yerde tenzih ve teşbih edilmesi gereken yerde teşbih eder. Bu üç gruptan olanların herbiri, Allah’ın yarattıklarından hiçbiri O’nu bilmezlik edemeyecekleri için bir marifet sahibidirler, çünkü Allah onları yalnızca Kendi bilinmekliği için yaratmıştır. Eğer Allah, bilgiye ulaşılan bu yeti, yani düşünme yetisi yoluyla veya vahyî bilgilendirme yoluyla kendini bilinir kılmasaydı, O’nu bilemezlerdi ve Allah alemi her ne için yaratmışsa, alemde onun için ortaya çıkmış olmazlardı.