smanlı döneminde, Kuzey Irak’a El-Cezire denirdi. El-Cezire Vilayeti’nin (bugün Türkiye-İran-Irak sınırlarının kesiştiği noktadaki) Barzan Köyü civarında, Nakşibendîliğin Halidiye koluna bağlı Barzan Ailesi, Osmanlı Dönemi’nde Baban Emirliği’nin merkezi olan Süleymaniye’de Kadiri tarikatına bağlı Berzenci Ailesi hüküm sürerdi. Yine Kadiri tarikatına bağlı Talabani Ailesi ise Kerkük civarında yaşardı.

Nakşibendîlik-Kadirilik ilişkisi

Aslında Berzenci ve Talabani ailelerinin Şeyhi olan Halid-i Bağdadi (ö.1827), başlangıçta Kadiri iken takipçileri tarafından kurulmuş olan, 1809’da Nakşibendîliğe intisap etmiş ve Süleymaniye’de ilk Halidi tekkesini kurmuştu. Bu değişimi Berzenciler ve Talabaniler şiddetle kınamışlardı. İstanbul ise Halidileri desteklemişti çünkü Nakşibendîlik 1826’dan beri adeta resmî tarikattı. 1908’de Meşrutiyet ilan edildiğinde, Berzencilerden Şeyh Sait fırsatı değerlendirdi ve devlete isyan etti. Şeyh Sait’in Musul’da İttihatçılar’ın yönlendirdiği halk tarafından linç edilmesi üzerine oğlu isyana devam etti. Bu kişi ileriki yıllarda Kürt milliyetçiliğinin en önemli figürlerinden biri olacak olan Şeyh Mahmut Berzenci idi.

Aslında küçük bir aile olan Barzaniler ise ünlü Nakşibendî aileleriyle evlilik yoluyla ‘asalet sahibi’ olmuşlar ve Nakşibendîliğin devlet içindeki ayrıcalıklı konumunun tadını çıkarmaya başlamışlardı. Ancak onlar merkezin Barzan’daki aşiretlerinin yerleşik düzene geçirmek istemesi üzerine 1903 yılında isyan etmişler, liderleri Şeyh Muhammed Barzani asılarak, isyan bastırılmış, Barzan Aşireti’nin liderleri tutuklanarak bir buçuk sene Diyarbakır Cezaevi’nde tutulmuşlardı. Şeyh Muhammed’in yerine oğlu Şeyh Abdüsselam geçmişti. Kendini ‘Mehdi’ ilan eden Şeyh Abdüsselam 1907-1913 arasında bir kaç kez İstanbul’la karşı karşıya gelmiş, 1913’te İran’a sığınmış, ardından Tiflis’e geçerek Ruslar’la görüşmüş, dönüş yolunda Osmanlı askerlerine yakalanmış, Süleyman Nazif’in düzenlediği göstermelik bir mahkemeden sonra 1915’te idam edilmişti. Bu kişinin kardeşi Molla (Mele) Mustafa Barzani 1950’lerde Kürt milliyetçiliğinin bir diğer önemli figürü olacaktı. (Ankara’nın konuğu Mesud Barzani bu kişinin oğludur.)

Kerkük civarındaki Talabaniler ise, 1880’de Osmanlı Devleti’ne milliyetçi söylemle isyan eden ilk Kürt beyi olan Şemdinanlı Şeyh Ubeydullah’ın köyü Nehri’ye yerleştiği için Sadate Nehri adını alan Musul’lu bir ailenin üyeleriydiler. Şeyh Ubeydullah Nakşibendîliğin Halidiye koluna bağlıydı. Sadate Nehri Ailesi’nin şeyhliği ise aynen adı gibi soydan değil, Musul civarında yaşayan bir Kadiri şeyhinden bir zamanlar alındığı iddia edilen icazetten geliyordu. Günümüzde Irak Cumhurbaşkanı olan Celal Talabani bu ailenin üyesidir.

Sykes-Picot Anlaşması

Ortadoğu’nun siyasi haritasını oluşturmak üzere masaya oturan Fransa ve Britanya arasında, 9-16 Mayıs 1916 tarihleri imzalanan Sykes-Picot Anlaşması’na göre Suriye’nin Akka’dan itibaren kuzeye doğru bütün kıyı bölgesi, Mersin ve Adana bölgeleri Fransa’nın; Bağdat-Basra arasındaki Dicle ve Fırat bölgesi İngiltere’nin olacak, bu bölgelerin dışında kalan topraklarda bir Arap devleti veya Arap devletleri federasyonu kurulacak, ancak bu federasyonun Akka-Kerkük çizgisinin kuzey kısmı Fransız, güneyi ise İngiliz kontrolüne bırakılacaktı. İskenderun Limanı serbest liman, Filistin ise milletlerarası bölge olacaktı. Bu görüşmelerde Kürtlerin durumu konuşulmamıştı. Dolayısıyla Kürtler savaş sırasında Büyük Devletlere karşı özel bir bağlılık hissetmediler. Nitekim Osmanlı’nın 13.Ordu Kumandanı Halil (Kut) Paşa, İngilizlere karşı Şeyh Mahmut Berzenci’den yardım istemiş, karşılığında kendisini “Süleymaniye Sancağı’nın azlolunmaz emiri” olarak atamıştı. Şeyh Mahmut Berzenci de sözünü tutarak Osmanlı ordusunun çekilmesine yardım amacıyla İngilizlere karşı savaşmıştı.

‘Kürdistanlı Lawrence’ın çabaları

Savaşın son günlerinde Britanya Savaş Bakanlığı’nın Propaganda Dairesi’nde çalışan tarihçi Arnold J. Toynbee, Mondros Mütareke taslağına son biçimini vermek için Sykes-Picot Anlaşması’nın mimarlarından Sir Mark Sykes’a “eğer Mezopotamya’da İngiliz denetiminde bir Arap Devleti kurulacaksa, Rusya ile tampon olmak üzere bir de Kürt Devleti’nin de kurulması gerektiğini” hatırlattı. Sykes’ın fikri ise Kilikya’da Fransız yönetiminde bir Ermenistan’ın, Siirt’ten Karadeniz’e uzanan bölgede Kürt-Ermeni yapılanmasının, İran’ın Urumiye bölgesi ile Musul’u içine alan bölgede ise Kürdistan Devleti’nin kurulması yolundaydı. Ancak Britanya’nın Irak’taki Siyasi Komitesi Arnold T. Wilson, Kürtlerin aşiret düzeyinde yaşadıklarını, hem coğrafi hem de toplumsal olarak aşırı derece bölünmüş olduklarını, dolayısıyla kendi geleceklerini belirleme ve kendilerini yönetme yeteneğine sahip olmadığını söyleyerek ancak İngilizlerin liderliğinde küçük Kürt devletçiklerini mümkün görürken, Britanya’nın Kürt aşiretleri arasında istihbarat toplamakla görevlendirdiği Binbaşı Edward W.C. Noel ise Kürtlerin bağımsız devletlerini kuracak düzeyde olduklarına yürekten inanıyordu. Meslektaşlarının ‘Kürdistanlı Lawrence’ lakabını taktığı Binbaşı, eğer her şeye rağmen Kürtlere bağımsız bir devlet kurulamazsa, Kürtlerin düşman oldukları Araplara değil, geniş bir özerklikle Türklere bağlanmalarının daha hayırlı olduğunu düşünüyordu. Ancak bu planlara Britanya’nın baş müttefiki Fransa karşı çıktı. Buna İngiltere’deki siyasal çatışmalar ve ekonomik sorunlarla, Ermeniler ve İran’la ilgili engeller eklenince bağımsız Kürt Devleti planları rafa kaldırıldı.

İngiliz-Berzenci işbirliği

30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalanmış, 10 Kasım 1918’de Ali İhsan Sabis Paşa nihayet Musul’u İngilizlere terk etmeye razı olduktan hemen sonra Binbaşı Noel Süleymaniye’ye giderek, başta Şeyh Mahmud Berzenci olmak üzere Kürt aşiretleri ile bir Kürt Federasyonu kurulması doğrultusunda anlaşmıştı. Şeyhe silah, mühimmat ve aylık 10 bin rupi karşılığı para verilecekti. Ancak Kürt Federasyonu bir türlü hayata geçmedi. Çünkü Şeyh Mahmud Berzenci Kadiri’ydi ama Kürtlerin çoğunluğu Nakşibendî idi. Dahası Kadiriler (örneğin Berzenciler ve Talabaniler) de kendi aralarında çatışıyorlardı. Dolayısıyla Şeyhe kendisininki dışındaki tüm aşiretler karşıydı. Kerkük, Kifri, Erbil gibi şehirlerin yerleşik ve eğitimli ahalisi ise dağlı bir aşiretin yönetimi altına girmeyi istemiyorlardı.

Dahası Şeyh Berzenci, bu konumunu borçlu olduğu İngilizlerle uyum sağlamaya da yanaşmıyordu. İngilizler Şeyh Mahmud’un liderliğinde hayal ettikleri türden bir yapı oluşturamayacaklarını anlayınca Şeyhin yetkilerini kısıtladılar. Şubat 1919’da Kerkük ve Kifri, Şeyh’in Kürdistan’ından ayrılarak doğrudan Bağdat’a bağlanma kararı aldı. Onları Köysancak, Revandiz, Halepçe ve başka merkezler izledi. Bunun üzerine Berzenci, İran’dan bazı Kürt gruplarının yardımıyla 21 Mayıs 1919’da ‘cihat’ çağrısı yaptı, Süleymaniye’deki İngiliz birliklerini esir alıp bağımsız Kürdistan Hükümeti’ni ilan etti. İngilizlerin buna tepkisi sert oldu. 17 Haziran 1919 günü Baziyan Geçidi’nde yapılan savaşta İngilizler Barzani güçlerini ağır bir yenilgiye uğrattılar. Yenilginin bir nedeni başta Caf, Pişdar ve Talabaniler olmak üzere önemli Kürt aşiretlerinin İngilizlerin yanında yer almasıydı. Yaralı ele geçirilen Mahmut Berzenci, Bağdat’ta yargılandı, idam cezasına çarptırıldı ama idamının yaratacağı sonuçlar düşünülerek, Britanya sömürgesi Hindistan’a sürgüne gönderildi. Ayaklanmaya katılan Kürt köyleri havadan bombalanarak cezalandırma işlemi tamamlandıktan sonra İngilizler kendilerine yeni müttefikler aramaya koyuldular.

Ancak, Şeyh Ubeydullah’ın soyundan gelen Nehri Şeyhi Seyyid Taha’nın uzun yıllar Rusya’da hapis yattığından bölgeden koptuğunu gördüler. Mondros Mütarekesi imzalandıktan hemen sonra Osmanlı ordularının işgalinde olan Tebriz de içinde olmak üzere Kuzey İran’ın Azerilerin ve Kürtlerin oturduğu bölgeleri kontrol altına alan Şikak Aşireti lideri İsmail Ağa Simko ise İran’la ilişkileri bozmamak için elenmişti. Eski Hamidiye Alayı Kumandanı Milli Aşireti’nden ‘Kör’ Hüseyin Paşa’nın oğlu Mahmud’un bölgede etkisi olmadığı görülmüştü. Şırnak Şeyhi Abdurrahman, Türk yanlısıydı. Bütün bu gelişmeler Kürtlerin bağımsız bir devlet kuracak ve yönetecek düzeyde olmadıkları konusunda İngilizleri kesin olarak ikna etmişti.

Kemalist hareket güçleniyor

Bunlar olurken İngilizlerin desteklediği Yunan Ordusu İzmir’e çıkmış, işgale karşı Anadolu’da Kemalist hareket örgütlenmeye başlamış, Kemalistlerin kışkırtmasıyla Kuzey Irak’taki pek çok Kürt aşireti İngilizlere karşı ayaklanmışlar, İngilizler Binbaşı Noel aracılığıyla başta Viranşehir’deki Milli Aşireti olmak üzere Diyarbakır, Bitlis, Van ve Harput bölgelerindeki bazı grupları Kemalistlere karşı kullanmaya çalışmışlar ama başarısız olmuşlardı.

10 Ağustos 1920 tarihli Sevr Antlaşması’yla Kürtlere önce özerklik sonra da bağımsızlık verilmesi öngörülmüştü ama anlaşma yürürlüğe girmediği için Kürtler yine devletsiz kalmışlardı. Kürtler için asıl şansızlık, Mustafa Kemal’in ordularının I. İnönü Savaşı (10-16 Ocak 1921) ile Yunan ordularını püskürtmeye başlamasıydı. Eylül 1921’de Kemalist ordular Sakarya Meydan Savaşı’nda Yunan ordularını yendiler, bir ay sonra Fransızlarla Ankara arasında barış antlaşması imzalandı. Bunlar olurken İngilizlerin denetiminde Irak Manda Yönetimi kurulmuş. İngilizler, Fransızların denetimindeki Suriye’de kısa süre krallık yapan Faysal’a (1916’da ünlü ‘Arap İsyanı’nı başlatan Mekke Şerifi Hüseyin’in oğluydu), Bağdat’ta krallık tacını giydirirken, Milletler Cemiyeti (MC), İngilizlere Kürtlere özerklik verilmesini tavsiye etmişti. Ancak Britanya yukarıda anlattığım nedenlerden dolayı bu önerilere kulak vermemişti.

Özdemir Bey’in planları

Bütün bunların üstüne 1922 yılı baharında Özdemir Bey namlı Milis Yarbayı Ali Şefik Bey, yanında zayıf bir birlikle Revandiz bölgesindeki Kürt aşiretlerini Türk tarafına çekmek üzere çalışmaya başladı. İlginçti, İngilizler halkla Kürtçe konuşurken Özdemir Bey Türkçe konuşuyordu. Buna rağmen kısa sürede Barzan Aşireti ve İran’daki Şikak Aşireti de dâhil olmak üzere pek çok Kürt aşiretini yanına çekmeyi başardı. Özdemir Bey’in toplama kuvvetleri karşısında beklenmedik bir yenilgiye uğrayan İngilizler önce Şeyh Mahmud Berzenci’nin kardeşi Şeyh Abdülkadir’i Süleymaniye’deki yerel konseyin başına geçirdiler, ardından Hindistan’a sürdükleri Mahmud Berzenci’yi Süleymaniye’ye getirip bazı yetkilerle ‘Özerk Kürdistan’ın başına koydular. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı ve Şeyh âdeti olduğu üzere kendi başına hareket etmeye başladı. Neler yapmadı ki? Eylül 1922’de kendisini ‘Kürdistan Kralı’ ilan etti. Bir yandan Özdemir Bey’le bir yandan da Necef ve Kerbala’daki Şii aşiretleriyle temas kurup, İngilizlere karşı bir ayaklanma örgütlemeye çalıştı. Hatta Ali Fuat Cebesoy’a göre, bir temsilcisini Ankara’ya gönderip İngilizleri bölgeden atmak için silah ve para yardımı talep etti.

İngilizler hem Özdemir Bey’i hem de Şeyh Berzenci’yi yola getirmek için ünlü entrikalarına başvurdular (örneğin Talabanileri kullanarak Berzenci’nin etrafındaki halkayı çözdüler) ama elbette hava bombardımanını ihmal etmediler. Günler süren ağır bombardımandan arta kalanları da İngiliz işbirlikçisi Asurilerin milisleri temizledi. Özdemir Bey 1922 yılı sonunda pes ederken, 1923’te Lozan Barış Antlaşması ile Türkiye Musul’u dışarıda bırakarak bir anlamda bölgeyi İngilizlere terk etti. İngiltere 1924 ve 1927’de tekrar başkaldıran Berzenci’ye son darbeyi 1930’da vurdu ve 1941’e kadar Irak’ın güneyindeki Nasıriye’ye sürgüne gönderdi. Şeyh Mahmud Berzenci 1956’da Bağdat’ta öldü.

Barzanilerin yükselişi

Bunlar olurken koyu bir aşiret kültüründe yaşayan Nakşibendî Barzaniler ise hem bölgedeki Kadiri şeyhleriyle hem de Irak Merkezî Yönetimi ile sorunlar yaşıyordu. Sonunda Irak Ordusu, İngiliz uçaklarının ve diğer Kürt aşiretlerinin da desteğiyle, 1932’de Barzanileri yenilgiye uğrattı. Nakşibendîlik bağından dolayı Türkiye’ye doğru kaçan Barzaniler, Türk ordusuna teslim oldular ve Muş civarına yerleştirildiler. Ailenin lideri Molla (Mele) Mustafa Barzani ise Süleymaniye’de ikâmete zorunlu tutuldu. 1941’de İngiltere’nin Irak’ı işgalini fırsat bilen Barzani memleketine gidip bir isyan başlattıysa da başarılı olamadı. Savaş sonrasında merkezî hükümet kayınpederi Mahmud Ağa’nın da desteğiyle Barzani’ye karşı harekata geçince Barzani İran’a geçti. Urumiye Gölü civarında toplanan Kürtler burada Mahabat Kürt Cumhuriyeti’ni kurdular. Mahabad Cumhuriyeti Amerikalı bir komutanın yönettiği İran ordusu tarafından kısa sürede sonlandırılınca, Barzani, 1958’e kadar kalacağı Sovyetler Birliği’ne gitti.

Talabani-Barzani çatışması

Molla Mustafa Barzani, 14 Şubat 1958’de Kürt asıllı General Abdülkerim Kasım ve Yüzbaşı Abdüsselam Arif’in başını çektiği darbeden sonra Irak’a döndü. O güne dek illegal olarak faaliyet gösteren ve İbrahim Ahmad tarafından yönetilen Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) legal hale geldi. Partinin içinde çeşitli kanatlar vardı. Barzani ve Talabani aileleri bunların en önemlileriydi. Celal Talabani, İbrahim Ahmad’ın damadıydı. Aşiret ayrıcalıklarını kaybetmek istemeyen Barzaniler General Kasım’ın toprak reformuna karşı çıktıkları için gözden düşerken, Soranice konuşan şehirlileri temsil eden Talabaniler General Kasım’ın yanında yer aldılar ve yıldızları parlamaya başladı.

8 Şubat 1963’te General Kasım, Arap Sosyalist BAAS Partisi’nce (ASBP) düzenlenen bir darbeyle devrildi ve öldürüldü. Başa yol arkadaşı Abdüsselam Arif geçti. General Arif, 1964’te KDP’yi dışta bırakarak, doğrudan Barzanilerle görüşmeler yaptı. Bunun meyvesi Geçici Anayasa ile Kürtlere Irak’ın bütünlüğünü bozmamak kaydıyla bazı ‘milli haklar’ verilmesi oldu. Bu ilişki elbette Barzanilerin kadim rakibi Talabanileri rahatsız etti. Talabaniler Barzanileri genel Kürt çıkarlarından çok aile çıkarlarını kollamakla suçladılar. Bazılarına göre çok haksız da değillerdi.

KDP ve KYP çatışması

1968 yılında iktidara doğrudan el koyan BAAS Partisi, 1970’de Kürtlere özerklik tanındı. Ancak zengin bir petrol bölgesi olan Kerkük’ün statüsünü belirlemedi. Gerek Kerkük sorunu, gerekse Barzanilere bağlı 25 bin kişilik Peşmerge gücünün İran ve Türkiye’deki Kürtlere yardımda kullanılmasına merkezin hükümetin karşı çıkması yüzünden KDP ile merkezin arası açıldı. BAAS’ın 1972’de Irak petrollerini millileştirmesi üzerine ABD fırsatı kaçırmadı ve o zamanlar Şahlık rejimiyle yönetilen İran aracılığıyla Kürtlerle ilk temaslara başladı. Irak Hükümeti 1974’te petrol bölgeleri Kerkük ve Hanekin’i dışarıda bırakmak kaydıyla bir ‘Özerk Kürdistan’ kurmayı önerdiğinde Barzani buna karşı çıktı. Irak Merkezî Hükümeti, 1975’te Cezayir’deki OPEC toplantısı sırasında İran’ı Kürtlere destek vermekten vazgeçirdi. İşte tam bu günlerde Barzani’nin aşiretçi ve maksimalist politikalarından bunalan Talabani KDP’den ayrılarak Iraklı solcularla birlikte 1975 yılında Suriye’de Kürdistan Yurtseverler Birliği’ni (KYP) kurdu. Bundan sonrası daha da hızlı gelişti. 1978’de KDP ve KYP arasında silahlı çatışmalar çıktı. Kansere yakalanan Molla Mustafa Barzani ABD’ye gitti ve 1979’da orada öldü. Barzani’nin ölümünden sonra KDP tekrar parçalandı ve Sami Abdurrahman öncülüğünde Kürdistan Demokratik Halk Partisi (KDHP) kuruldu.

Aynı yıl İran’da İslam Devrimi olmuş ve Humeyni başa geçmişti. Irak’ta ise Saddam Hüseyin iktidarı ele geçirmişti. Saddam, 1975 Cezayir Antlaşması’nın ihlal edildiğini, İran’ın hâlâ Kürtlere yardım ettiğini ileri sürerek İran’a savaş açtı. Ancak 22 Eylül 1980 günü Irak orduları sınırı geçerken, kimse savaşın sekiz yıl süreceğini ve bir milyondan fazla kişinin hayatına mal olacağını kestirememişti. Hele Kürtler hiç kestirememişti. Öyle ki KYP öncülüğündeki birkaç parti 12 Kasım 1980’de Irak Milli-Yurtsever Demokrasi Cephesi’ni kurarken üç hafta sonra KDP öncülüğündeki bazı partiler (ki aralarında Türkmen örgütü de vardı) Irak Milli Demokrasi Cephesi’ni kuracaktı. Kürt cephesindeki yeni unsur ise PKK idi.

1980 darbesinden kaçan PKK 1982’de KDP’nin onayıyla Kuzey Irak’a yerleşmeye başlamıştı. Ancak PKK’nın Marksist yapısı ile KDP’nin feodal yapısı arasında kan uyuşmazlığı çıktı. 1986’da TSK Barzani’nin güçlerine saldırınca, yıllardır özenle oluşturduğu kendi krallığının tehlikede olduğunu anlayan KDP, PKK ile yaptığı anlaşmayı bozdu. Bunun üzerine PKK, KYB ile protokol imzaladı ve Suriye’ye kaydı. (PKK konusunu 18 Nisan 1010 tarihli “Kürt Meselesi’nde PKK’nin işlevi neydi” başlıklı yazımda anlattığım için burada ayrıntıya girmiyorum.)

Bu arada bölgede çeşitli İslamcı Kürt örgütleri (Kürt İslam Ordusu, Kürt Hizbullahları) ortaya çıkmıştı. Bu oluşumlar, düşman kardeşler KDP ve KYP’yi ittifak yapmaya zorladı. 1987’de KDP ve KYP ile üç önemli Kürt partisi Kürdistan Cephesi adı altında birleştiler. 1988’de İran orduları Süleymaniye yönünde ilerlerken Irak uçakları Kürt şehri Halepçe’yi ve civarındaki köyleri havadan bombaladılar. Sinir gazı ve diğer kimyasal silahlarla beş bini aşkın Kürt öldürüldü ama dünyanın sesi çıkmadı. Saddam’ın ordularından kaçan on binlerce Kürt, Türkiye’ye sığındı, dünyanın sesi yine çıkmadı.

1988’de İran-Irak Savaşı bitti ama iki yıl sonra Irak, 13. Vilayeti olduğunu ileri sürerek Kuveyt’i işgal etti. Epeydir bölgeye müdahale fırsatı arayan ABD’nin başını çektiği Koalisyon Güçleri, 16-17 Ocak 1991’de Irak’ı bombalamaya başladılar. Birinci Körfez Savaşı adı verilen bu savaş sırasında, 36. Paralel’in kuzeyi ile 32. Paralel’in güneyi uçuşa yasaklı bölge ilan edilince Kürtler için yepyeni bir dönem başladı. O güne kadar sürekli birbiriyle çatışan KDP ve KYB ‘kurtarılmış bölgede’ 19 Mayıs 1992’de seçime gittiler. KDP’nin yüzde 45, KYP’nin yüzde 44 oy aldığı seçimlerden 105 üyeli bir Kürdistan Parlamentosu çıktı, ardından Kürdistan Hükümeti kuruldu. Yine de nihai barış ABD-Britanya koalisyonunun 2003’te Irak’a müdahalesinden sonra oldu. O günden bu yana iki parti bu ittifakı sorunsuz götürüyorlar. Tarihten epey ders aldıkları, güçlerini abartmaktan vazgeçtikleri, maksimalist hedefler yerine ulaşılabilir hedeflere yönelmeyi öğrendikleri, uzlaşmayı bildikleri için Kürdistan Bölgesel Yönetimi sürekli güçleniyor, kurumsallaşıyor, saygınlığı artıyor.

 

Kaynak: Ayşe Hür. Taraf Gazetesi. 6 Kasım 2011.