Richard Sennett, Zanaatkâr adlı kitabında, sanat ve zanaat arasındaki farkı irdelerken, uygulama itibarıyla zanaatın olmadığı hiçbir sanatın söz konusu olmadığına dikkat çeker. Sizce sanat ve zanaat arasındaki ayrımı belirleyen anahtar sözcükler neler olabilir? Nedir sanat ile zanaatı birbirinden ayıran?

atı, tarih boyunca pratik faaliyeti küçümsemiş, tekniği ve düş gücünü birbirinden ayrıştırmış. 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren sanatta nesne odaklı değil, süreç ve düşünce odaklı bir döneme geçildi. Bu bakış açısı çok şeyi değiştirdi. Avangart tutumlar sonucu çağdaş sanatta sınırlar kalmayınca, her türlü üretim sanat içinde değerlendirilebilir hâle geldi. Sanatta geleneksellik kırıldı; resim, fotoğraf, endüstri ürünleri, heykel, yazı ve hayatımıza giren pek çok nesne bir araya getirilip sergilenir oldu. Daha önce dışlanan, zanaat olarak görülen performans sanatı, enstalasyon gibi birçok alan da kabul gördü ve sanat dalları iç içe geçti. Zanaat daha önce bir sınır olarak görülüp gözetilirken, bu değişim ve kabul edişle beraber bir anlamda önemsizleşti. Zanaat, böylece Rönesans’ın etkisinden sonra ikinci ağır darbesini aldı ya da artık bir yerde içselleştirildi mi demek gerek, emin olamıyorum! Sennett kitabında, “Tarih; pratik ile teori, teknik ve ifade, zanaatkâr ve sanatçı, imalatçı ve kullanıcı arasında hatalı çizgiler çekmiştir; modern toplum bu tarihsel mirasın sıkıntılarını yaşıyor.” derken, sanırım, kısaca değindiğim bu evrelere gönderme yapıyor.

Kant’a göre, sanatçının bir güzellik yaratması “amaç için amaç”tır. Zanaatçının ya da tasarımcının bir eşya tasarlaması ise “yarar için amaç”tır. Sanat olan her şey bir zanaat sonucudur, ama zanaat ürünü olan her şey sanat olamaz. Aynı şekilde her sanatçı bir zanaatçıdır, ama her zanaatçı sanatçı değildir. Zanaat nesnesinde biçim ve işlev ilişkisi vardır; sanat eserinde ise bu aranmaz. Sanat, kişiyi tinsel bakımdan etkileyendir. Biriciklik önemlidir; o tek olandır, benzeri yoktur. Zanatkâr dışgüdümlüdür; sanatçı ise kendi inisiyatifini yaşar. Zanaat, süreç odaklı gibi görünür ama sonuç odaklıdır; sanat da sonuç odaklı gibi görünür ama temelde süreç odaklıdır.

Sanatkârın özgünlük arayışının onu özerkleştirdiğini ama aynı zamanda yalnızlaştırdığını da belirtiyor Sennett. Buna karşılık, zanaatkârın kolektif yapıda eriyen bireyselliğinin onu daha güvenli bir konuma taşıdığını da vurguluyor. Yaratıcılık açısından baktığınızda, reklam sektöründeki grafik tasarımcı özerklik ile kolektivite arasındaki alanda nerede duruyor?

Tasarım, sanat gibi uğraşlar ego merkezlidir. Fark yaratmak için iddia etmeyi, dominant olmayı, hatta dikte etmeyi gerektirirler. Bu da çoğu zaman yalnız kalmak demektir. Aşılması zor engeller nedeniyle tasarımcının, kendi atölyesinde çalışması pek kolay değildir. Bununla beraber, uzmanlıklara göre ekipleşmiş bir çatı altında sorumluluğu paylaştığı meslektaşlarıyla ve yakın disiplinlerden ekip arkadaşlarıyla kolektif bir üretim anlayışı içinde olması, hem güvenli hem de yapılacak işin çapı açısından gereklidir de!

Tasarımcının özerkliği ile sanatçınınki bir olamaz. Tasarım ile sanat arasındaki nüanslardan biri de bu özerklik ayrımıdır. Tasarımın sınırları olmalıdır, sanatınsa sınırları olduğunda sanat olmaz. Tasarımcı uzlaşmak zorundadır, sanatçı ise uzlaşmazlık üzerine söylem geliştirir. Tasarım giderek daha fazla ekip çalışması gerektiren bir uğraş olmaktadır. Bu durum, öğrenilmesi zor ancak başarı için bir koşul durumundadır. Özerkliğin önünde bir engel olarak görülmemeli, tasarımın önündeki engellerin, tasarım sürecinin bir parçası olduğu anlaşılmalıdır.

Sanayileşme ve makineleşmenin zanaatkârların toplumsal itibarını hayli aşındırdığını biliyoruz. Sizce, günümüzün reklam işçileri bilişim teknolojilerindeki gelişmelerden ve yaygın rekabetçi işletme anlayışından nasıl etkileniyor?

Apple, yakın zamanda tablet bilgisayarı iPad’i tanıttı, hemen ertesi gün Pentagram, iPad’in dergi tasarımını nasıl değiştireceğiyle ilgili bir yazı yayımladı. İletişim teknolojileri, iletişim tasarımını hızla değiştiriyor. Düne kadar “new-media” denen “medium” bugün klasik mecralar arasında kabul ediliyor. Yeni mecralar eskilerini klasikleştiriyor ve mesleği uzmanlık alanlarına ayırıyor. Rekabetçi işletme anlayışı ise, tasarımcılar için de yeni iş modelleri üretiyor, “serbest tasarım” gibi.

Tasarım eğitimine ve tasarımcı örgütlenmesine özel bir vurgu yaptığınızı biliyoruz. Hâlen mevcut mesleki örgütler bu ihtiyaçları yeterince karşılayabiliyor mu? Aynı zamanda bir akademisyen olarak, reklam zanaatkârlarının mesleki iletişimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kadrosunda grafik tasarımı eğitimi almamış akademisyenlerin olduğu onlarca grafik tasarım bölümü sayabilirim! Bunun nelere mal olduğunu iyi anlamak gerek. Bu durum ahlaki değildir, etik değildir! En iyi eğitim modeli bir şekilde kâğıt üstünde oluşturulabilir, ama asıl mesele eğitimi kimin vereceği, konusunda gerçekten uzman akademisyenin nasıl bulunacağı ya da yetiştirileceği! Yurtdışında tasarım çok spesifikleşti, ancak biz bu “kötü niyetli azınlık” kadrolaşması nedeniyle, daha hâlen tasarımın ABC’sini oluşturmak için mücadele ediyoruz.

Tasarımcı ya da reklamcı hiçbir zaman sadece müşterisine karşı sorumlu değildir. Reklam-tanıtım ürünü, iletişim işlevini tamamladığında bile, üretenin sorumluğundadır. İletişim etkisini geçin, sadece kullanılan malzemeyi bile düşünseniz, yararı kadar zararından da siz sorumlusunuz. Hâliyle reklam zanaatkârları, ideolojik olmadan, ama siyasal ve ekonomik bir tavırla bir arada olmalıdırlar. Yüz yüze bakarak, sorumluluk alanlarındaki tutumlarının etik boyutlarını meslektaşlarıyla beraber yüklenmelidirler.

Türkiye’de tasarımcıları kucaklayacak güçte bir kurum yok. Görebildiğim kadarıyla, tasarımcılar da kimseyi kucaklama derdinde değil. Zaten ondan, o güçte bir kurum yok! Adresler belli: GMK, RYD… Ama adres soran yok! Bu kurumları eleştirmek işin kolay yolu; eleştirilecek, dönem sorumlusu yönetim olabilir ancak.

Gönül isterdi ki, üniversiteler arası bir üst kurul olsun, doğusuyla batısıyla eğitimi yukarı çekmek için birlikte çalışsın, aymazlık sonlansın. Gönül isterdi ki, tasarımcıların çalışma koşulları, okul sonrası meslek içi eğitimleri ve iletişimleri için mücadele veren bir meslek odası olsun. Gönül isterdi ki, ticaret sicil kaydında künyesine “reklam, tanıtım, tasarım” yazdıranın en az bir fakülte mezunu tasarımcı çalıştırma zorunluğu olsun.

Sayısal teknolojinin sağladığı kusursuzluğa belki de bir itiraz olarak, mekanik kusurlarıyla birlikte tipobaskının yeni anlamlar arayan grafik tasarımcıların dünyasında ikinci bir hayat bulduğunu söylüyorsunuz. Üretimdeki teknik kusurların zanaatkârı ve eserinin tüketicisini yeniden buluşturduğunu mu söylemek istiyorsunuz? Kusursuzluk daima en önemli kriter değil mi yoksa?

edenen üretmenin verdiği haz ile akılla yapılan üretimin hazzı arasında her zaman bir fark vardır. Bu nedenle, masaüstü yayıncılıktan sıkılmış olanlar için tipo baskı ile el işi üretim biçilmiş kaftan oldu. Tasarımcılar, bilgisayar teknolojileriyle beraber teknik anlamda “orijinal” hazırlamaz oldular. Hâlbuki el işçiliğinin doğasında işe doğrudan müdahale de vardır. Tipo baskı gibi, önce gelişen baskı teknolojilerinin yalnızlaştırdığı, sonra sanal mecranın nostaljikleştirdiği üretim teknikleri, tasarımcıya tekrar el ile üretimin hazzını yaşattı. Gutenberg’in galaksisini keşfeden yeni görsel dillerin arayışındaki tasarımcılar bu tatmini sevdi ve teknik kusurları görmezlikten gelerek, organik ile inorganik arasındaki ayrımın işareti olarak kabul etmeye başladı. Daha önce retro etki için bilgisayar ortamında üretilen eskitilmiş görsellik, şimdi tarihte olduğu gibi “ne görürsen onu alırsın” mantığıyla üretilir oldu. Bu sayede, el ile üretimin farkı belirginleşsin diye, kabul edilebilir kusurlara “işin doğası” olarak bakılmaya başlandı.

Diğer bir deyişle; kusurlar, tasarımcı tavrın ve görsel dilin göstergesine dönüştüğü için kabul görüyor. Dolayısıyla “kusur” diye adlandırılanın içeriğinin değiştiğini söyleyebiliriz, yoksa hâlen kusursuzluk zanaat için temel kriter. Fellini, “İyi bir filmin kusurları olması gerekir. Tıpkı hayat gibi, insan gibi…” demiş olsa da, bu görüşe katılmıyorum; sinema, tasarım, zanaat için üretim kurgusaldır. Kurguların kusuru olursa iyi kurgulanmamış olurlar. Kusursuz olan, “kurgu” olmalı. “Teknik kusur” bir tasarım öğesi olarak işe dâhil edilmişse bu, işin kusurlu olduğunu göstermez, üretimin amacını gösterir.

Tasarım sektöründeki duruşunuzu tanımlarken, uzun süre reklam sektörü için çalıştığınızı ve bu nedenle, “saf” grafik tasarım üretimiyle ilgili henüz bir tatmine ulaşmadığınızı, bunun için uğraştığınızı söylüyorsunuz. Reklam/reklam grafiği ve “saflık” arasına koyduğunuz bu mesafeyi bize biraz anlatır mısınız? Tam olarak neyi kastediyorsunuz?

Türkiye’de görsel iletişim tasarımı disiplinine olan bakış açısı kaotik. Gerek uygulayıcıları ve gerekse eğitimcileri açısından hâlen anlaşılamadığını söylemek de yanlış olmaz. Bu durum, disiplinin yerleşmesi için gerekli olan düzeyli üretim genişliğine ve kuramsal altyapıya ulaşamamamızdan, kökleşememesinden kaynaklanıyor. Tasarımın “disiplinler arası” olması durumundaki özü kavrayamayanlar, alanı aşağıya ya da kendi görmek istedikleri yere çekiyorlar. Kavrama zorluğu yaşayanların ya da durumu suistimal edenlerin sayısının fazla oluşu, sorunu sürekli hâle getirip meşrulaştırıyor. Külliyat oluşturması gereken kurumlar ve kişiler erozyona uğrayınca literatür oluşmuyor ve terminoloji de kirleniyor. Mecburen, “grafik tasarım” değil, “saf grafik tasarım” demezseniz, disipline nereden baktığınızı anlatmanız mümkün olmuyor!

Yaptığımız iş, geçmişten bu yana dünyada çok değişti; ancak, Türkiye’deki genel yargılar değişmedi, aksine kök saldı. “Saf” tamlayanını kullanmasaydım eğer, grafik tasarımı “reklam”dan ibaret sananlar ya da “baskı-resim sanatı” ile karıştıranlar, işaret etmeye çalıştığım ayrımı fark edemeyeceklerdi. Saflıkla ilişkisine gelince… “Usta” kabul edilen tasarımcıların tümü; mesleki sorumluluk alan, mesleki örgütlenmeye inanan, eleştirel ama yapıcı kimlikte kişilerdir. İdealist ve etik olmak, bu bakış açısını seçenleri “saflık” kavramıyla yakınlaştırıyor.

Eleştirdiğiniz “kavrama zorluğu yaşayanlar” ve “durumu suistimal edenler” kimler?

Öne çıkan bu iki kesim, gelişimin ve doğruların önündeki güç odakları konumundalar. Kavrama zorluğu çekenler; felsefe, bilim ve sanat gibi tasarımı besleyen ve zenginleştiren farklı disiplinlerin kuramsal altyapısında eksikliği bulunanlar. Buna rağmen, iyi niyetli bir çabayla çoğu zaman anlamak için mücadele eden, ancak anlamak için bilmek ve çaba göstermek gerektiğini fark edemeyen, mevki gibi bir üstünlüğü olmayan, diğer yandan sayıca fazla oldukları için hâkim güç olabilen, niteliksiz, avam çoğunluk. Bu kesimin zararı, “cahil cesareti” ile etik dışı üretimlerde bulunarak hızla yayılıyor olmaları.

Suistimal edenler ise; felsefeyi, bilimi ve sanatı “kişisel” doğrularını desteklemek için okuyan, tarafsızlığını kaybetmiş, reklam ve sanatı, sanat ve tasarımı, tasarım ve reklamı karıştırarak, şahsi üretimlerini meşru gösterebilmek için, “kavrama zorluğu çekenlerin” cahilliğini fırsat bilip üste çıkan, sömüren ve yanlı bir altyapıya neden olan, aslında altyapısızlık üzerine, kendi “şahsi üstyapısını” inşa eden, gücünü mevkisinden alan, ister istemez kötü niyetli sayılabilecek azınlık.

Tasarım disiplinleri arasında en düşük profile sahip olanların grafik tasarımcılar olduğu şeklinde çarpıcı bir tespitiniz var. Bu kesimin niceliğinin fazla ama niteliğinin yetersiz olduğunu söylüyorsunuz. Zanaatkâr olarak tasarımcıların mesleki tipolojisi nasıl oldu da bu hâle geldi?

20. yüzyılın başı, sanayi devrimiyle beraber mühendislerin çağıydı. 21. yüzyıl ise, iletişim teknolojilerine paralel gelişen iletişim tasarımı ve pazarlaması ile beraber yaratıcıların, tasarımcıların çağı hâline geldi. Fen bilimlerinden sosyal bilimlere, oradan plastik sanatlara, oradan da görsel ve endüstriyel tasarıma doğru artan bir yöneliş gerçekleşti. Hâliyle, yükselen bir değer olarak görünen tasarımcılık çok kişinin gelecek planı oldu.

Yaratıcılık, gelişmiş toplumlarda sadece sanat, tasarım gibi alanların tekelinde değil. Yaratıcılık kavramı, estetik duyarlılıkla beraber çekirdek ailenin büyümesinde, ilkokullarda, toplumu oluşturan her adımda devreye girmekte ve bireysel gelişimin yapı taşlarından biri olarak değerlendirilmekte. Bizde ise “Çok okuma, gözün bozulur!” anlayışı hâkimdir. Bilgisiz, altyapısız kişiler, ellerindeki araçları da ancak bildikleri kadar kullanabiliyorlar. Sennett, iyi bir zanaatkârın yetişmesi için yaklaşık on bin saatlik bir deneyime gereksinim olduğunu söylüyor. Türkiye’de bu süre, birkaç aylık kurslarla karşılanmaya çalışılıyor. Sonuç olarak nicelik artıyor, ama nitelik azalıyor.

Elin akıldaki bir pencere olduğunu söyleyen Kant’tan beri elin hayatımızdaki yeri nasıl değişti? Grafik tasarım zanaatkârları bakışlarını yüksek çözünürlüklü geniş ekranlara kilitlerken, zanaatın hafızasını inşa eden asıl uzuvlarını, ellerini terk mi ettiler? Uzanıp tutmadan nasıl kavrıyoruz, kavramlar olmadan nasıl tasarlıyoruz?

İnsanoğlunun düşünce faaliyetleri soyut; karşısındaki somut bir nesne de olsa, dokunsa, tatsa, görse de, nesnenin akıldaki izi soyuta evriliyor. Hâliyle elin işlevi değişmedi, ama soyut düşünce üzerine alınan yol nedeniyle yüklenen anlam değişti ya da sonucu etki eden oranı değişti ve aracı konumu öne çıktı. Dokunmatik ve çizime duyarlı ekranlar yayıncılığı, iletişim dünyasını, tasarımı, illüstrasyonu nasıl değiştiriyorsa, aracı konumundaki el de bu duruma göre tekrar konumlandırılıyor.

Kavramlar olmadan ne kütüphanelerin, ne de literatür oluşturması gereken üniversitelerin bir anlamı kalır. Kavramsal düşüncenin önemi tartışılamaz. Düşünce üretemediğimiz için, özgün iş üretemiyoruz ya zaten!

Avrupa’nın en büyük reklamcılık festivali Eurobest, 2009 yılında ödül kategorileri arasına “zanaat” (craft) kategorisini de dâhil etti. Animasyondan müziğe, tipografiden yazarlığa uzanan geniş bir yelpazede, reklamın işçiliğini de ödüllendirdi. Neler oluyor? İyi fikirlerin ancak iyi tatbik edilirse bir değeri olacağını yeniden mi fark ediyoruz sizce?

Ustalık, özen, işçilik gibi kriterler değerlendirmelerde hep gözetilirdi; ama üzerinde ne kadar durulduğu, tartışılır bir noktaya gelmişti. Bu durumu vurgulamak adına alınmış bir karar olduğunu sanıyorum. Bununla beraber, yaratıcı fikrin hayata geçirilmesinin uzmanlıkların öne çıktığı bir ekip işi olduğu, eskisinden daha belirgin hâle geldi. Emek veren herkesi takdir etme adına bir hak bilirlik de olabilir.

Meselemiz belli: Reklam ve zanaat. Son sözü size bırakalım.

Ekonomik nedenler bahane edilerek, daha iyisi için gerekli ustalığa sahip insan kaynağına önem verilmiyor. Zanaatın koşulu olan “çırak, kalfa, usta” hiyerarşisi yok sayılıyor. Sanat yönetmenliği kavramının içi boşaltılıyor! Zanaatkârın ihtiyacı olan sürece, araştırma-geliştirmeye de önem verilmiyor. Her konuda “uyanık” davranmaya çalışan reklamveren, reklam zanaatkârlığı konusunda da hassas olmalı.

 

ÖMER DURMAZ KİMDİR?

1974, Şanlıurfa doğumlu. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümü mezunu. 1993-2002 yılları arasında İzmir ve İstanbul’da etkileşimli arayüz tasarımı, moda grafiği, canlandırma sineması, reklam grafiği gibi alanlarda görsel iletişim tasarımcısı ve sanat yönetmeni olarak çalıştı. 2002 yılında akademik dünyaya adım attı ve ambalaj tasarımı üzerine yüksek lisans yaptı. 2004’te ambalajtasarimi.com’u kurdu. 2006’da Digital Arts dergisinin kuruluşunda yer aldı. Aynı yıl Grafik Tasarım dergisinin kurucu editörlüğünü yaptı. Halen DEÜ GSF Grafik Bölümü’nde öğretim görevlisi, Radikal Tasarım gazetesi danışma kurulu üyesi, YeniHayat Bilişim A.Ş.’nin tasarım danışmanı ve GMK üyesi.

 

Kaynak: Gennaration / 10 Şubat 2010