Kalkınmanın İdeolojik Temelleri
François Partant
 

Gelişmişlik ve azgelişmişlik kavramlarının ekonomik literatüre ve günlük konuşma diline girişi çok yenidir. Bu oluşum İkinci Dünya Savaşı sonrasında sömürge halkların bir çoğunun dünya sahnesine çıkıp, salt biçimsel bir siyasal bağımsızlık kazandıkları döneme rastlar.

O zamana kadar dünyanın siyasal olarak egemenlik altında bulunan bölgelerine bırakılmış olan sınırlı ekonomik faaliyetler ki, bunlar salt metropollerin ihtiyaçlarına cevap vermeyi amaçlıyordu (sanayi çoğu zaman bu bölgelerde bütünüyle yasaklanmıştı) ve ne kamuoyunu ne de iktisatçıyı ilgilendirmiyordu. Bu fiili bir durumdu. Ne kaynağı araştırılıyor, ne de çare düşünülüyordu. Yerli halkların yoksulluğuna gelince, bu durum onların kültürel düzeylerinin sonucuydu. Bu insanlar hala vahşi değiller miydi? Gerçekten de o dönemde dünya, uygar uluslarla, az-çok geri ülkelerden oluşuyordu.

vrensel olma iddiasındaki bir uygarlığın taşıyıcısı oldukları inancıyla Avrupalılar dünyayı fethe çıktılar, soykırımlara ve korkunç yıkımlara giriştiler. Kendilerininkinden daha eski, bazen daha gelişmiş uygarlıkları yok ettiler ve nihayet yenik düşmüş bu halkları hakimiyetleri altına aldılar. Hoyrat egemenliklerini de, uygarlığın nimetlerini (ve ebedi selameti) onlara götürmek gerekçesiyle haklı göstermeye çalıştılar.

Şüphesiz daha önemsiz düzeyde olsa da birçok toplum yüzyıllar boyunca benzer şekilde davranmışlardır. İnsan toplulukları arasındaki ilişkiler her zaman az-çok çatışmalı olmuştur. Katliam ve yıkımlar tarihi belirlemişlerdir. Hemen her zaman hukuku tesis eden, güç olmuştur. Fakat Batılılar bugün bile geçerliliğini koruyan bir meşrulaştırmaya başvurdular. Böylece kalkınmayı, yani bugün uluslararası planda elde etmiş oldukları konumu meşrulaştırmış oluyorlardı. Bu meşrnulaştırmanın kaynağı kendilerine özgü bir ideolojide saklıdır, öyle bir batı ideolojisi ki kapitalizmi de sosyalizmi de kapsıyor.

Avrupalıların insan-merkezci olduğunu herkes bilir. İnsan evrenin tek ereği olarak gösterilir. Diğer türlerden farklı olarak, beyinsel kapasitesinin daha gelişmiş olması nedeniyle onlardan daha fazla evrilmiş gözükmektedir. Bu olgudan ötürü de onlardan üstün olmalıdır. Kendini canlılar hiyerarşisinde en üst yere oturtur. Öte yandan, yaşayıp gelişmek için yararlandığı doğal çevreyi salt bu işleve indirgediğine göre, evrene kendi amaçları doğrultusunda egemen olma eğilimine de sahiptir. Descartes'ın [Dekart] ta o zamanlar söylediği gibi, bilginin çok belirgin ve işlevsel bir amacı olmalıydı ve insan, aklı sayesinde evrenin efendisi olacaktı. Bu insan-merkezcilik Prometeusvari bir ilerleme anlayışıyla birleşince, batını doğaya ve öteki türlere karşı temel saygısızlığını açıklar ki, bu saygısızlık karşısında bugün ekolojistler başkaldırıyorlar.

Bununla birlikte, batılı sadece canlılar arasında bilimsel olduğu varsayılan bir hiyerarşi yerleştirmekle kalmadı. İnsanlık için de aynı olduğu varsayılan hiyerarşiyi oluşturdu. İnsanlık çok farklı toplumlardan oluştuğu için, batılı bu farklılıklarda eşitsizlikler gördü. Bu eşitsizlikler de insanı tarih öncesinden çağdaş insana götüren yolda toplumların az ya da çok yol almış oldukları, bu itibarla da insanlığın az ya da çok evrimleşmiş olduğu görüşüne dayanmaktadır. Evrimleşmişliğin ölçütü de toplumun bilgi düzeyi (sadece "bilimsel" bilgiye indirgenmiş) ve tekniğe egemen olma durumlarıdır. Belki bu bilimsel ve teknik ilerleme ölçütünün kendisi de bilimsel değil, fakat bir değeri var: Batı toplumunun üstünlüğünü haklı gösteriyor.

arklılıkların yorumlanışı, insanlığın evriminin tek bir çizgi izlediği gibi bir ön kabule dayanıyor. Bu da fiilen insanın izlediği tek yönlü çizgidir. Sonuç olarak bütün toplumlar batı toplumu gibi evrimleşeceklerdir, çünkü onlar da bir gün Batı'nın ulaştığı uygarlık seviyesine ulaşmaya eğilimlidirler. Böylece Batı toplumunun geri oldukları kabul edilen toplumlar üzerinde kurduğu egemenliği uygarlaştırıcı bir eser olarak göstermek mümkün olabilmektedir. Söz konusu olan; insanlığı Batı'nın nihayetinde yer aldığı yolun tek ve gerekli doğrultusuna itmek veya sürüklemektir.

Söylemeye gerek yoktur ki; toplumların evrimiyle ilgili bu ırk-merkezci anlayış batılının egemenlik kurma girişimlerini haklı göstermeyi başardıysa da "vahşiler"e karşı yürüttüğü politikaya asla esin kaynağı olamadı. Bu sonuncular en iyi olasılıkla köle muamelesi gördüler.

(...) Yirmi yıl kadar zamandan beri, söz konusu vahşiler Devletler Hukuku karşısında bağımsızlıklarını kazanmaya başladılar. O zamana kadar vesayet altında tutulan bölgelerdeki aşırı yoksulluk aniden büyük bir kaygı konusu oldu. Doğrusu kaygı verici olan oralardaki halkların yoksulluğu değildi (zengin ülkelerde az mı yoksul vardı?). Esas kaygı verici olan düzenden sorumlu iktidarların durumuydu. Sömürgeci ülkeler tarafından ulus-devlet modeline göre kurulan veya kurulmaları teşvik edilen bu devletlere batının kurumları uygun düşmüyordu. Bu yüzden oluşturulan yeni iktidarlar pek dayanıksız görünüyorlardı. Böylece kalkınma ve azgelişmişlik kavramları ortaya çıktı. Daha sonra Üçüncü Dünya olarak adlandırılacak olan bu bölgelere yardım yapacak kurumlar doğdu (BİRD, Dünya Bankası'na dönüştü).

Bugün bu ülkelerin ekonomik ve teknik planda geri oldukları, bu geriliğin de sosyal ve kültürel bir geriliğe neden olduğu kabul edilir. Aradaki farkı kapatmak için, bugünkü sanayileşmiş ülkelerin gelişmişlik düzeyine ulaşıncaya kadar (onlar da yerlerinde durmuyorlar) ekonomik ve teknik planda ilerlemeleri gerekiyor. Gelişmiş ülkeler yeni bir misyon keşfetmiş durumdalar: "kalkınma yolunda" ilerlemeleri için azgelişmiş olanlara yardım etmek (!). Bugün resmî terminolojinin de üzerinde yer aldığı bu yol, birkaç yüzyıldan beri insanlığın geri kalan kısmına batılının gösterdiği yoldan başka bir şey değildir.

Böylece batı toplumu tüm toplumların geleceğini temsil etmeye devam ediyor. Uygarlaştırıcı misyonu şimdilerde yardım misyonuna dönüştü. Dünün vahşileri bugünün azgelişmişleri olduklarına göre, dün onları uygarlaştıranlar bugün onları kalkındırıyorlar. Irk-merkezci düşünce hep aynı. Tek fark, bu sefer ağırlığın insanlığın teknik ve ekonomik gelişmesine kaydırılmış olması. Böyle olması için de bir sürü neden var:

1) Eğer kalkınmışlık modeli sanayileşmiş ülkelerinki ise, kendi kalkınmalarını dünyaya aktaracaklardır. Oyunun kurallarını kendileri tayin edecekler, ticaret kendi çizdikleri sınırlar içinde kendi çıkarlarına uygun olarak devam edecektir. Örneğin, teçhizat ihraç edecekler, karşılığında, ürettikleri teçhizatta kullandıkları hammaddeleri satın alacaklardır.

2) Bu ticaret Üçüncü Dünya'yı, rekabetin en ileri durumdakilerin lehine işlediği dünya ekonomisinin genel çerçevesi içinde tutmaya olanak verecektir. Artık ekonomik egemenlik siyasal ve askerî egemenliğin yerini rahatlıkla alabilir (Fransızlar bunu anlamada hayli geciktiler). Bu koşullarda tek tehlike Üçüncü Dünya'nın dünya ekonomisinden kopmak istemesi olabilir. Fakat onlara empoze edilen iktidar yapısıyla bu tehlike büyük ölçüde azalmıştır. Siyasal iktidarı ellerinde tutanların "kalkınma düzeyi" tutkusu, her türlü kendi kendine yeterli olma girişimini dışlıyor. Üçüncü Dünya'nın yönetici seçkinlerini ideolojik olarak şartlandırmanın yararı da buradadır. Bu yöneticiler için kalkınma kapitalist veya sosyalist de olsa referans hep dışarıdaki modeldir.

3) Bu dış-model özellik değiştirmiştir. Artık uygarlık, bir yaşama tarzında, sosyal uzlaşmalarda, Fransız parfümü veya İngiliz kumaşı kullanmada ifadesini bulmamaktadır. Bu uygarlık artık bütünüyle teknikçidir. Modelin prestiji, teknik alanda gerçekleştirdikleriyle ölçülüyor. Eğer Üçüncü Dünya bazı gerçekleştirmelerden yararlanmak isterse, bunu ancak modelin kendinden bekleyebilir.

4) Kapitalizm de sosyalizm de, sosyal ilerlemenin ancak bir toplumun zenginliğinin artmasından kaynaklanacağı düşüncesini canlı tutuyorlar. Bu düzmece bir görüştür. Böyle bir görüş ancak bireylerin tamamen sosyalleştiği ve doğumdan ölüme kendilerini yöneten iktidarın sorumluluğunda olduğu gelişmiş kapitalist veya sosyalist devlette geçerli olabilir. Batı toplumunda birey, bazen bu duruma istemeye istemeye düşer. Bağımsız çalışan kişi bu statüsünü kaybedip, sermayenin ücretlisi durumuna geldiğinde olduğu gibi. Bazen bunu bir hak olarak da talep eder. Örneğin, eskiden sadece egemen sınıfın yararlandığı hizmetlerden (eğitim, sağlık v.b.) ya da aile yapısı ve sosyal ortamın değiştiği durumda sahip olmadığı bir sosyal güvenlik talebinde bulunmak gibi. Devletin benzer hizmetleri üstlenmesi toplumda istek uyandıran ve onun özlemlerini dile getiren tüm siyasal ve sendikal örgütler tarafından bir ilerleme olarak gösterilmiştir. Gerçekten bunda bir ilerleme de görülebilir. Çünkü sermayenin verdiği iş ve devletin sağladığı bazı hizmetler olmadan bireyin yaşamını sürdürmesi zordur. Fakat bireyin kendi yapabileceği şeyleri devletten beklemediği farklı bir ekonomik, sosyal ve politik düzende, böyle bir şey rahatlıkla tasarlanabilir. Ivan İIllich'in ileri sürdüğü görüşlerin yararı da bireysel özerklikle ilgili bir düşünce odağı yaratmaktadır.

5) Nihayet, Üçüncü Dünya ülkelerinin benzer sonuçlara varmak için aynı teknik vasıtaları kullanarak sanayileşmiş ülkeler gibi kalkınabilecekleri ve kalkınmaları gerektiği düşüncesi üniversitelerde okutulduğu haliyle ekonomi bilimi tarafından da sürdürülüyor. Bu bilim, sözümona Üçüncü Dünya'yı çıkmaz bir yolda ilerlemeye teşvik ederek batılıyı ırk-merkezcilikte rahatlatıyor. Bu nedenden ötürü harekete geçirdiği tüm inançlar —ve tüm çelişik teoriler— apaçık bir şekilde batı ideolojisinin bir parçası olduğunu ortaya koyuyor.

Sonuç olarak kalkınma, fetihlerde ve sömürgecilikte geçerli olan düşünceden esinlenen bir projedir. Aynı çıkarlara hizmet etmekte ve sömürgecilik dönemindekine benzer sonuçlar doğurmaktadır. Bu akıl almaz bir yutturmacadır ve aldatanları da aldatmak gibi bir özelliğe sahiptir.

Marksizmin de bilimsellik etiketi yapıştırdığı insanlığın evrimiyle ilgili iyimser ve ırk-merkezci yaklaşımımız, insanlığın ulaşması değilse bile, takip etmesi gereken bir amacı olduğu, bunun da tüm diğer gelişmelerin kaynağı olan ekonomik gelişme olduğu düşüncesine dayanmaktadır.

e var ki kalkınma kavramının kendisi de düzmece, ya da tarihsel olarak yanlışlanmış bir kavramdır. Bize en ilkel görünenler de dahil toplumların tümü gelişmiştir. Hepsi de türün evriminin ürünüdür. Az veya çok yavaş bir evrim zorunlu olarak aynı doğrultuyu izleyemezdi. Aynı politik, sosyal, ekonomik, teknik ve kültürel sonuçlara da ulaşamazdı. Fakat bu durum, kalkınma-gelişme olmadığı anlamına gelmez. Onu anlamak için ekseri göz ardı edilen, kalkınmanın tanımını yapmak gerekiyor. Kalkınmadan ne anlaşılıyor? Bizim durumumuza göre bir karşılaştırma yapmak anlamsızdır. Kendi kalkınmışlığımıza (üretici güçlere) göre bir karşılaştırma saçma olur.

(...) Sömürgeci dönem, toplumların tamamının gelişim koşullarını kökünden değiştirdi. Dünyanın geri kalan kısmını siyasal ve askerî egemenlikler altına alan bir kaç ulus, egemenlikleri altına aldıkları toplumların fizik potansiyellerini kullanarak kendi ekonomik gelişmelerini sağladılar. Böylece kaynaklarına el koydukları bölgelerin azgelişmişliğine ve teknolojik gerilemelerine neden oldular. Artık bu toplumların kendi kültürlerine uygun olarak kendi ihtiyaçlarını tayin etmeleri ve bunları gerçekleştirecek teknik vasıtaları seçmeleri olanaksızdı. Azgelişmişlik egemen durumdaki ülkelerin bu ülkelere verdikleri işlevin sonucudur: sanayi ürünleri ve bir kısım hizmetler karşılığında, hammadde, enerji ve bir kısım tarım ürünleri ihraç etmek. İhraç ettikleri malların üretimi ve ihracı için gerekli şeyler de yine hakim durumdaki ülkelerden ithal edilmek koşuluyla azgelişmiş ve sanayileşmiş ülkeleri birbirlerinin tamamlayıcısı durumuna getiren bu işlev, dünya ekonomisinin bugünkü ortamında da geçerliliğini korumaktadır.

Kalkınma içsel ve içe dönük, her topluma özgü bütünleyici bir süreç olmaktan çıkarak, bir kaç fetihçi ulusa özgü bir teknik-ekonomik süreç haline gelmiştir. Kalkınma artık insanlık tarihinin bir boyutu değil; sosyal-coğrafî bakımdan bir kaç ulusla sınırlı kalmıştır.

Öyleydi, öyle kalmaya da devam ediyor. Bugünün sanayileşmiş ülkelerinin kendi çıkarları pahasına neden oldukları dengesizliğin tamiri kesinlikle mümkün değildir.


Künye: Partant, François. Kalkınmanın Sonu. Çeviren: Fikret Başkaya, Birey ve Toplum Yayınları, 1985.