Dilde özleşme sorunu
İlber Ortaylı
 

ilde özleşme veya sadeleşme hareketi, bizim ulusal kültür hayatımızda yüzyıllık bir sorundur. Bu sorun 1930’larda çok köklü girişimlerle bir dil devrimi olayı haline gelmiştir ama Türkçe yazılı kaynaklarda zaten yüzyıllardır değişim geçirmekteydi. Gerçi 19. yüzyıldan önce Osmanlı aydınının dilde yenilik, değişim, özleştirme gibi sorunları olmamıştır. Buna rağmen bu gelenekçi toplumda bile dilin hem kelime haznesi hem de gramer açısından değiştiği gözleniyor. O kadar ki, 15. yüzyılın herhangi bir vekayinamesi veya sultanî fermanı 17 ve 18. yüzyıllara ait kaynaklara göre dil açısından önemli bir yapısal farka sahiptir. Bu değişim bazı gereksinimler sonucu, imparatorluğun yaşadığı dünyadaki kültürel çalkantılara, okur yazar grubunun eğilimlerine göre kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Ortada bir gerçek vardır. Türkçe klasik biçimine henüz ulaşmamıştır. Bu gerçek birçok başka uluslar için de söz konusudur veya söz konusu idi. İngilizce Elizabeth çağında henüz klasik biçimini almamıştı. Almanca için bu olay ancak 18. yüzyıl sonunda söz konusudur. Rusçanın klasikleşmesi Puşkin’den sonra 19. yüzyılın ilk yarısındadır. Avrupa dilleri içinde İtalyanca ilk ulusal dildir dediğimizde çeşitli lehçeler içinden birinin edebi dil kimliğini kazanması (Toscana lehçesi) ve bu lehçenin şiirde, bilimde ve bürokraside kullanılıp oturması anlaşılır. Fransızca bugünkü zengin ve oturmuş yapısını 17. yüzyılda kazanmıştır. Balkan dillerinin çoğu için bu durum henüz söz konusu değildir. Örneğin uygarlığın dili sayılan eski Yunancadan bu yana Yunan dili halâ evrim geçirmektedir. Aynı durum Arapça için de söz konusudur. Konuşulan lehçelerle yazı dili arasındaki uçurumun büyüklüğü bunun nedenidir. Yakın zamanlarda Macar türkolog Gyorgy Hazai 17. yüzyılda konuşulan Türkçeyi içeren bir metin yayımladı. Bu metin o devirde Türkiye’de bulunan Harsabany adlı bir Macar tarafından kaleme alınmıştır. 17. yüzyılın şiirden, nesirden, vekayiname, ferman, berat gibi vesikalardan tanıdığımız Türkçesiyle, bu Türkçe arasında da büyük farklar vardır. Öyleyse Türkçenin klasik biçimini henüz kazanmamış bir dil olarak, o devirden bu yana bilinçsizce veya bilinçli bir biçimde aydınların el atması ve kullanımından dolayı değişmesi kaçınılmaz olmuştur.

Türkiye’de dilin ve kullanılan yazının bir sorun haline gelişi ve bu soruna bilinçlice el atma süreci hepimizin bildiği gibi 19. yüzyılın ilk yarısında Tanzimat devrinde başlar. Dil ve yazı üzerindeki değiştirme çabalarının bu dönemde açığa çıkışı ve böyle bir sorunun kültürel yaşama getirilmesi başlıca iki nedene dayanır. Birincisi Osmanlı İmparatorluğu modernleşmekte ve merkezileşmektedir. Merkeziyetçi bir devlet güçlü, geniş bir bürokratik örgüt demektir. Oysa Tanzimatçılar daha ilk anda gereksindikleri sayıda ve nitelikte memur bulamamışlardır. Özellikle resmi yazışma dilinin zorluğu ve uslûb çeşitliliği, bir memurun uzun yıllar bürolarda çıraklık yaparak yetişmesini gerektiriyordu. Bundan başka yazışmalar yavaş ve özenli bir biçimde yapıldığından, süratli ve yaygın bir işlev görmek zorunda kalan bürokrasi standart ve sade bir dil kullanmak zorundaydı. Matbaa toplum hayatına girmiş, okul sayısı artmıştı. Binlerce basılan ve okunmak zorunda olan kitaplarda (edebî veya bilimsel olsun) daha sade ve oturmuş bir dil kullanmak gerekliydi. Bu nedenle imparatorluğun modernleşme dönemi ister istemez dilde de bir sadeleşme sorununu gündeme getirdi. Gene bu dönemde divanî, rık’a, siyakat gibi zor yazı (kaligrafi) kullanıldı. Esasen 19. yüzyıl ortalarında Münif Paşa, Osmanlı imlasının ve Arap harflerinin ıslahını, Azeri reformatör Mirza Fethali Ahundof ise Latin harflerinin kabulünü önerdiler. Her halükârda Osmanlı devlet adamları ve aydınları Osmanlı imlasında bir kolaylık, standardizasyon ve konuşulan dile yakınlığı sağlamak konusunda hemfikirdiler. Bu sorun böyle sürdü.

ilde sadeleşme sorununun ikinci nedeni ulusalcılık akımlarıdır. Ulusalcılık imparatorlukta Balkan ulusları arasında başlayıp sonunda Türk unsuru da etkiledi. 19. yüzyıl ulusalcılığının her yerdeki amaç ve yöntemi konuşulan dilin yazıda da kullanılmasıydı diye özetlenebilir. Mamafih sorun bu kadar basit bir biçimde çözümlenemedi. Kimi ulusalcılar eski tarihi dillerini kullanıp yabancı kelimeleri atmak, kimileri ise ölü yazı dilini halk diliyle değiştirmek eğilimindeydiler. Bu iki karşıt eğilim Balkanlar’da dil sorununu bütün dünyada görülmedik bir biçimde şiddetlendirdi. Türkler’de aynı çözümsüzlükle yüz yüze geldiler. Bu nedenle dilde özleşmeyi bir ulusalcılık sorunu olarak ele aldığımızda 18 ve 19. yüzyılda Balkanlar’da meydana gelen gelişmeleri hatırlamakta yarar vardır.

18. yüzyıl sonu ve özellikle 19. yüzyılda ulusalcı Bulgar ve Sırp aydınları, ulusal dillerini geliştirmek istediklerinde tarihi kilise dilinin artık halkın konuştuğu dilden uzak kaldığını gördüler. Sorunun çözümü konuşulan dilin yazıya dökülmesi oldu. Bunda Batı dillerinden kelime aktarımı kadar, gelişmiş kültüre sahip büyük bir Slav ülkesinin dili (Rusça) da kaynak oldu. Örneğin Büyük Petro’nun yaptığı alfabe ve imla düzeltimi, Kiril alfabesi kullananlar tarafından esas olarak benimsendi. Kuşkusuz güney Slav dillerine giren Osmanlıca (Türkçe ile birlikte Arap, Fars kelimeleri) ve Rumca kelimeler de büyük ölçüde korundu. Yunan ulusalcıları ise bu yeni kelimelere düşmanlıktan eskiye dönük bir yazı dili Katarevusa’yı kullanmaya başladılar. Bu öz Yunancacılık bugüne kadar halkın konuştuğu Dimetiki ile kıyasıya çatışma içindedir. Dimetiki, bol Osmanlıca hatta Slav kökenli kelimeleri barındırıyor ve imla farklılığı vardır. Eğitim Katarevusa yüzünden bir keşmekeş içindedir. Siyasi partilerin başlıca sorunlarından biri Dimetiki veya Katarevusa kavgasıdır. 19. yüzyıl ve 20. yüzyıl başındaki Osmanlı aydını halka uzak bir kelime hazinesi ve yabancı gramerli Osmanlıcayı sevmiyordu. Bunu temizlemek son kuşak Osmanlı aydınının ve Cumhuriyetin dil devrimcilerinin büyük başarısıdır. 1930’ların dil devrimi konuşulmayan bir yazı Türkçesini (Osmanlıca) ve Türk gramerine aykırı bir gramer kullanımını (özellikle isim tamlamaları, fiil kipleri) kaldırdı. Son Osmanlı devrinin dilde sadeleşme hareketinde Turancı emeller de vardı. Gaspıralı İsmail’in çıkardığı gazete bütün Türk gruplar arasında anlaşılmayı amaçlıyordu. Geçen zaman bu emeli sildi. Birtakım Türkî dilleri tek bir dil gibi düşünmek mümkün değil, bu nedenle 1930’ların sadeleşme hareketine bu açıdan karşı çıkmak da en azından gerçek dışıdır. 1930’lardaki sadeleşme hareketi 100 yıldır süregelen bir keşmekeşi bitirmeyi amaçlayan gerekli bir radikal girişimdi. Bu nedenle dil devrimini Türkiye tarihinin övünçle sahip çıktığımız bir olayı olarak nitelendiriyoruz. Bugün bu sayede kullandığımız dil, özellikle günlük dil özleşmiştir ve üzerinde sürekli değişiklik yapma dönemi geçmiş görünüyor. Günlük dilin bir yerden sonra, zaman içinde kendiliğinden gelişmesi gerekir.

Buna karşılık, özleşme sorununun felsefe ve bilim terimleri konusunda sürdüğü görünüyor. Felsefe ve bilim terimlerini özleştirirken doğru karar vermek, dikkatli bir biçimde geniş uzman kadroların oyuna başvurmak gerekir. Yoksa, terim ya tutunamaz ya da yanlış bir kavramaya neden olur.

Örneğin felsefedeki “induction” ve “deduction” kavramlarını “tümevarım-tümdengelim” diye kullanmak yanlıştır. Yeniçağ Avrupa felsefesinin kullandığı ve içerik boşalmasına uğramış bu iki kavramı anlamından uzak bir biçimde çevirmekten ileri gelen bir yanlış… Gene böyle bir yanlış, kültür sözü için “ekin” veya “ekinim”i kullanmaktır. Bu, Ziya Gökalp’in kültür için “hars” kelimesini icadetmesinden daha sağlıklı bir olay değildir. Aslında çağımız felsefesinin ve biliminin kavramlarını karşılamak için eski terimlere de yenileri kadar başvurmak, yani her iki kümedeki terimlerden yararlanmak gerekebilir. Örneğin “La vérité” ve “la réalité” gibi iki kavramı ele alalım. Nurullah Ataç bu nedenle “gerçek” yanına “hakikat” kelimesini de dağarcıkta tutmayı önermiştir. Bunun gibi, Alman felsefesinin iki evrensel kavramı Existenz ve Dasein gibi iki kelimeyi sadece “varlık”la mı karşılayacağız; “mevcudiyet”i niçin atalım? Ya W. Frege’nin getirdiği böylesine iki kavramı Sinn ve Bedeutung’u çevirmek için sadece “anlam” yeter mi? Bu örnekleri fazla çoğaltmak istemiyorum. Yazarken ve düşünürken seçeneklerde bağnazlık pek çıkar yol olarak görünmüyor.

onuşulan günlük dilin (ki hiçbir ülkede birkaç bin kelimeyi geçmez) üzerinde yapılan sürekli sadeleştirmeden çok tıp, hukuk, mühendislik ve doğa bilimleri alanında ciddi bir türkçeleştirmenin örgütlü ve yaygın bir biçimde sürdürülmesi gerekir. Fakat 1930’larda başlanan matematik ve doğa bilimlerindeki temel kavram ve terimlerin türkçeleştirilmesi gibi saygın bir çaba, hem de tutunmasına rağmen artık aynı hızda sürdürülemiyor. Yetkili kurumun, uzmanları biraraya getirip bu işi sürdürmesi gerekir. Tekil çabaların ise tanınıp tutulmasına olanak yok. Çünkü bu gibi çalışmalarda yanılma olasılığı da yüksek. Kanımca Türk Dil Devrimine sahip çıkmak demek, günlük dili sürekli değiştirme alışkanlığı edinmek demek değildir. Yani 1930’larda Osmanlıcayı özleştirmekle, 1970’lerde ve 1980’lerdeki Türkçeyi özleştirme çabası nitelikçe aynı kefede değerlendirilemez. O devirde en Türkçeci bir şairin (örneğin M. Emin Yurdakul) şiirlerinde bile cümle kuruluşu Türkçe idi ama, kelimelerin bazıları yakası açılmadık Farsça ve Arapça’ydı. Bugün bu nitelik artık en tutucu yazarlarda bile kayboldu. Kuşkusuz dil devriminin başarısı sayesinde… Bundan sonra herkesin hergün kullanmadığı ve bilmediği bilim terimlerine eğilmek gerekir. 20. yüzyılda dilin zenginliği ve arılığı bilim terimleri alanında göze çarpar ve ulusal bir dilin bu niteliğe kavuşması mutlaka gereklidir de… Bugünün Türkiyesi’nde tıpta ve doğa bilimlerinde artık eskisi gibi Arapça yok ama, daha fenası İngilizce var ve her gün artıyor (dikkat edelim, Latince de değil, İngilizce) ve bu yayılma toplum bilimlerine de bulaşmakta.

Türk aydınının asıl dikkatle kendisini eğitmesi gereken alan ana dilinde düşünme alışkanlığıdır, yani cümlenin yapısını iyi kurmasıdır. Osmanlıca veya İngilizce düşünüp kurulan bir cümlede, yeni yeni sözcükler kullanmak hiçbir şekilde öztürkçe yazmak demek değildir. Örneğin fiilleri ikinci yerde kullanarak devamlı devrik cümle yapmayı seven yazarlarımızı iyi yazar saymak mümkün değildir. Gene, gereksiz bağlaçlarla uzatılan cümlelerin de Türkçe olduğu çok tartışılır. Çünkü Türkçe, Arapça ve Yunanca gibi ek ve kök yapısının zenginliğinden dolayı, ekseri Avrupa dillerinin tersine anlam tamamlayıcı yan cümlecikleri gerektirmeyen bir dildir. Türk dili, düşünürken kelime ve cümle yapısını iyi değerlendiren yazarlarla gelişecektir. Yoksa bir yazarın her gün, yabancı kökenli kelimeleri öztürkçeye çevirmekle dilimizi ve edebiyatımızı geliştirecek bir çabada bulunduğunu söylemek güçtür. Sınırsız bir özleştirme çabası, Bismarck döneminde doruğuna varan ve halen süren Alman dilinin özleştirilmesi, Orta Avrupa’da Macar ulusalcılarının yürüttüğü özleştirme ve İran şahının Farsça’yı özleştirme olayındaki biçime dönüşebilir. Türkiye’de ilerici ve hiç de şovenist olmayan grupların bu nedenle özleştirme olayı üzerine düşünmeleri gerekir ve galiba düşünmeye başlamışlardır. Türkiye tarihinin mutlu bir olayı Arap, İran, Yunan, Slav vs. gibi kültürlerin üzerine yerleşmiş olmamızdır. Türkçemizde birçok dilden kalabalık bir kelime haznesi vardır. Bu dillerin ise dünya uygarlığını yaratan Akdeniz ve Ortadoğu halklarına ait olduğu açıktır. Şu halde Türkçemizdeki bu renklilik utanılacak değil, övünülecek bir özelliktir. Tarih, dilimize bu renkliliği bağışlamıştır. Türkçemizde morfolojik bir özellik vardır, yani ses uyumundan söz ediyorum. Ses uyumu olumsuz bir özellik değildir kuşkusuz, ama bize okullarda öğretildiği gibi çok övünülecek bir özellik de değildir. Bir dil özelliğidir sadece… Baştan sona öztürkçe kelimelerle dolu bir Türkçe, bu özellik nedeniyle monoton ve renksiz bir dil olabilir. Yerleşmiş ve yaşamaya devam edecek yabancı kelimeleri Türk diline renkli bir tonlama kazandırdıkları için kullanmakta yarar vardır.

(…)


Künye: Ortaylı, İlber. “Dilde Özleşme ve Dil Akademisi Sorunu”. Tan Aylık Düşün/Yazın Seçkisi. Sayı 5, Eylül 1982.